
İnsan, ne kadar çok okudukça bir o kadar da okumadığını fark ediyor nedeni ise, nitelikli kitapların sayısı ve bu sayının sürekli olarak yüksek seyir izlemesi. Bunlara ek olarak ise, bloglar, köşe yazıları, dergiler, youtube anlatıları ve twitter… Kaynaklar günümüzde sınırsız ancak zaman kısıtlı, doğal olarak yetkinlik oluşturmada seçicilik elzem oluyor.
İş dünyası içerisinde gördüklerimiz; şirket politikalarında alınan istikameti çoğunlukla yolun üzerindeki çakıl taşları bozuyordu, ancak çakıl taşları gibi pürüzlerin yolun üzerinden kaldırılmasının akabinde düzelmelerin sonuç göstergelerine pek yansımadığını görmek, hem çalışmalarımızla farkındalığımızı artırdı hem de okumalarımıza derinlik kattı. İş dünyası ve ekonomi noktalarında okuduklarımızdan beğenerek seçtiklerimizi paylaşmak istiyoruz.
KARAR ALMA CESARETİ ( Yüzyılın En Büyük Finans Krizi ve Sonrası ) – BEN S.BERNANKE
2006 – 2014 yılları arasında Birleşik Devletler Merkez Bankası’nın başkanlığını yapan Ben S.Bernanke bu kitabında 2007 – 2008 krizinde dünya ekonomisinin kaderini her yönden etkileyebilecek bir konumda oluşunun yansımalarına, etkilerine, karar mekanizması süreçlerine, kişisel hayatına ve finansal krizde yaşananlara mercek tutuyor. Bernanke, görev süresince finansal kurumlardan sırasıyla gelen kötü haberleri ve bu haberler geldiğinde yönetim kuruluyla aralarında yaşadıkları tartışmaları ve nihayetinde attıkları adımlara değiniyor. Kriz döneminde ortaya çıkan likidite sıkıntısından ötürü birçok finansal kurum iflasın eşiğine gelmiş ve bundan ötürü 158 yıllık Lehman Brothers yatırım bankası batmıştı. Her ne kadar Birleşik Devletler hükümeti ve FED’in birçok bankayı kurtarması o dönemde kötüye kullanılabileceği gerekçesi ile eleştirilere maruz kalmış olsa da, Bernanke kitabında bu kurumlar kurtartılmasaydı, Büyük Buhran’dan büyük bir çöküş yaşanacağını, o dönemde başka imkanları olmadığını naklediyor.
Öyle ki, ekonomiye vereceği büyük hasar nedeni ile “batmasına izin verilemeyecek kadar büyük” banka ifadesi ile o dönemde tanışmıştık. Lehman Brothers yatırım bankası ile ilgili kısım, kitabın en dikkat çekici bölümlerinden biri. Bernanke, o dönem Lehman’ı da kurtarma taraftarı olduğunu şöyle bir örneklemle izah ediyor: “Onlara göre uyuklayan bir sigara tiryakisini kurtarmak, olsa olsa başkalarını da yatakta sigara içmeye teşvik ederdi. Fakat önce yangını söndürmek, sonra da sigara tiryakisini cezalandırmak ve eğer gerekirse yangına karşı güvenliği artıracak yeni kurallar getirmek ve uygulamak çok daha iyi bir yoldur.” Bernanke ve dönemin Hazine Bakanı Henry Paulson Lehman’ın iflası akabinde yaptıkları açıklamalarda yapabilecek bir şey kalmadığını, bunun bir tercih olduğunu nakletmişlerdi ancak kitabın son sayfalarına doğru geldiğimizde ve taşlar iyice yerine oturduğunda bunun doğru olmadığını ve piyasaları sakinleştirme amacı taşıdığını öğreniyoruz.
Geçmiş; biz karanlık bir yolda yürürken, yolumuzun sağında solunda yolu aydınlatan fenerler misalidir. Bu kitabın bana en büyük öğretilerinden biri, gelecekteki krizleri öngörebilmek noktasında geçmiş krizlerin neden çıktığının derinliğine inmemiz gerektiğidir. Geçmiş krizlerin hangi materyallerle çözüldüğünü öğrenmeliyiz ki gelecekte ne yapılması gerektiğini bilelim. Bernanke de kitabında: “Yakın geçmişteki krizler, finansal ve ekonomik bağlamda tamamen farklı yerlerde ortaya çıkmış olsa da önceki paniklerle kafiyelidir. Zaman zaman sanki sakızla ve bantla yapıştırıyormuş duygusu içinde olmamıza rağmen, bizim politikalarımız finansal paniklerle mücadelede geçmişte kullanılmış olan reçetelerden büyük ölçüde yararlandı ve sonuçta da krizi çözdü. Eğer çözemeseydik, tarihsel deneyimlerin işaret ettiği gibi, ülke bizim karşı koymak için mücadele verdiğimiz ve sabırla direndiğimiz bu çok ciddi durgunluktan çok daha kötü bir çöküş deneyimleyecekti.” diyor.
İŞİM GÜCÜM BUDUR BENİM ( İş İnsanının Yeni Sorumlulukları ) – BÜLENT ECZACIBAŞI
Şimdiye değin alışılagelmişin ötesinde bir iş insanı kitabı okudum diyebilirim. Kitabın ismi ise Edebiyatımızın güçlü kalemlerinden Orhan Veli’nin Dalgacı Mahmut adlı şiirinin ilk dizesini taşıyor. Hatta bu anlamlı şiirin ilk kıtasını okuyacak olursak eğer;
“İşim gücüm budur benim,
Gökyüzünü boyarım her sabah.
Hepiniz uykudayken,
Uyanırsınız bakarsınız ki mavi”
Konuya dönecek olursak; iş insanı için yönetim, ekonomi, sürdürülebilirlik, toplumla ve sanat – kültürle ilişkilerin ne mana taşıdığını Eczacıbaşı her biri alanında uzman akademisyenlerle soru – cevap formatında tartışıyor. Ekonomi ile ilgili olan bu tartışmalardan bazıları medyada yer aldı ancak ben ciddi anlamda bana ilginç gelen bölümlerinden biri olan “İş İnsanı ve Kültür Dünyamız” kısmına değineceğim. Cümlelerin altını çize çize okuduğum bölümde Bülent Eczacıbaşı, ODTÜ öğretim üyesi, sanat tarihçisi Jale Nejdet Erzen ve KHAS Üniversitesi’nden rektör yardımcısı ile iş insanının sanat ve kültürle ilişkisini irdeliyor. İş dünyasında sanat ve kültüre desteğin neden yaygınlaşmadığını, neden hemen hemen aynı isim ve kurumlarla sınırlı kaldığını benim de sürekli sorguladığım bir durum. Eczacıbaşı bunun cevabını Sakıp Sabancı’nın cümlesinden yola çıkarak net bir şekilde veriyor: “Biz yıllarımızı Sanayi Bakanlığı’nın, Maliye Bakanlığı’nın ve işlerimizle ilgili diğer bakanlıkların yollarında geçirdik. Şimdi anlıyorum ki yanlış yapmışız. Biz asıl Kültür Bakanlığı’nın kapısını aşındırmalıymışız”.
“Sakıp Sabancı kültüre yapılan yatırımın para getirmek şöyle dursun, sürekli harcama gerektiren faaliyetler olduğunu iyi bilirdi ama topluma hizmet etmek isteyen iş insanlarının kültür alanından uzak duramayacağını düşünüyordu.” diyor Eczacıbaşı.
Baktığımız zaman peki iş dünyası Sakıp Sabancı’nın dediği gibi Kültür Bakanlığı’nın kapsını aşındırmış mı? Olumsuz.
Eczacıbaşı’na göre, iş dünyasının kültür ve sanata verdiği destek, sağlık, eğitim, spor alanlarında yapılan katkılara göre yok denecek kadar az. “İş dünyamızla kültür dünyamız arasında neredeyse bir duvar var. Gerçekten bir iş insanının, ülkemizin en büyük sermayesinin kültür alanında yattığını görmemesi düşünülemez. Türkiyemiz, tüm dünyanın gözlerini kamaştıran kültür hazinelerinin ülkesi.” diye belirtiyor.
Bölümden her bir noktayı buraya ekleyemeyeceğim uzun olmasından ötürü ancak özetleyerek birkaç şeyi belirtmekte fayda olduğunu düşünüyorum. “Toplumun büyük bir çoğunluğu hem Doğulu hem Batılı olmayı kabul edemiyor. Hem Dede Efendi’yi, hem Beethoven’ı dinleyen, anlayan insanlarımızın sayısı çok az. Bu ikilemin yıpratıcı etkileri kültür dünyamızın sınırlarının çok dışına taşıyor.”
Hem ikilem hem de kutuplaşmanın sardığı dünyamızın, geleceğine ilişkin kaygı nedeni olan uygarlıklar çatışmasını kendi içimizde yaratma potansiyeline sahip “toplumsal fay hattı” ile karşı karşıyayız. “İş insanlarımız acaba bu fay hattından uzak mı durmaya çalışıyorlar?” diye soruyor Eczacıbaşı.
Kültür politikalarından, devletin kültüre ayırdığı bütçeye, özel sektörün kültür ve sanata katkısının nasıl özendirileceğine kadar geniş bir yelpazeyi kapsayan “İş İnsanı ve Kültür Dünyamız” bölümü başta olmak üzere kitabın sayfalarının her ardı ardına çevrilişinde üzerine düşünülerek okunması gereken bir kitap.
BAŞARILI BİR İŞİN SIRRI – HİKMET ERASLAN
İş dünyasında duayen, yeni adım atmış veyahut girişimci adayı olsun her konumda insanın okumasının elzem olduğu bir kitap. Hem bireysel çalışmanın anlam ve önemine hem de kolektif olarak çalışmanın değerine, dinamizmine istinaden yaşanmışlıklar, tecrübeler ışığında değerli bilgiler sunuyor. Her zaman aranılan bir şeydir; tecrübenin akıtıldığı kitaplar, zamanın olgunlaştırdığı ruhlarla buluşan bedenlerin oluşturduğu cümlelerin mürekkeplere bulanıp satırlara dökülmesi. Başarılı bir işin sırrı kitabında da tam olarak kat üstüne kat inşa etmede önemli bilgiler mevcut.
İçerdiği motivasyon, özgüven, ekip, liderlik, aile şirketleri, çalışan mutluluğu, organizasyon, inovasyon, markalaşma, sanat ve yeni dünya düzeni konu başlıkları arasında bilhassa üzerinde durduğu inovasyon ve sanat noktaları konusu etkileyiciydi. Kendisinin de deyimiyle: “İnovatif olmak demek, illa yeni bir şey keşfetmek anlamına gelmez; iş modelinizi değiştirip geliştirmek ve daha iyi ürünler veya hizmetler sunabilmek için çevrenizdeki değişimlere ayak uydurmanız anlamını da taşır.”
Revizyonun inovasyondaki önemi yadsınamaz. Çağın gerekliliklerini karşılayarak, kurumumuza esneklik kazandırarak, andan kopmadan bugünden geleceğin öngörülebilirlik derecesini yükseltebiliriz ve bu çevremizdekilerin aynı inancı taşımasıyla, iham verici insanlarla beraber olmakla, geçmişin ışığıyla bugünlerden yarınlara köprü kurabilecek yetkinlik taşıyan, değere katma değere katabilecek kadrolarla mümkün kılınabilir.
Hikmet Eraslan’ın kitabı taşıdığım bu düşüncelerimi daha da pekiştirmeme, geliştirmeme vesile oldu.
Başarı için sanatın önemine ayrıca bir bölüm ayırması ise çok değerliydi. İnsanların kendisinde fark ettiği gözlem yeteneğinin tabloları detaylarına dek incelemesi sebebiyle geliştiğini ifade ediyor. Kurmuş olduğu holdinge ise rönesans dönemi sanatçılarından ünlü ressam Dosso Dossi’nin ismini vermesi de aslında sanata ne denli değer verdiğini gösteriyor.
Müzik ruhun gıdasıdır sözü hepimizin malumudur ancak sanat da bir yaşam derinliğidir desem yeridir. Çölleşen ruhlara yağmur, karanlığa gömülmüş zihinlere şafak misali, adeta karanlığın en koyu bastırdığı tan vaktinden hemen sonra ki doğan güneş ışıklarıdır.
ORGANİZASYON KÜLTÜRÜ – NAOMI STANFORD
Toplum kültürünün bir altı olan örgüt kültürü açısından değerli bir kaynak.
Naomi Stanford’ın da yazdığı üzere: “Şirketlerin, kamu kurum ve kuruluşlarının kendilerine has inşa ettikleri bir kültürü vardır. Bir şirkete yeni giren, yeni bir iş stratejisi getirmek isteyen, ya da rakip güçlere veya başka etmenlere karşılık vermeye çalışan pek çok idari müdür organizasyonunun “kültürünü değiştirme” niyetinden söz eder, çünkü çoğunlukla “kültürü”, başarmak istediklerini kısıtlayan bir unsur olarak görür.”
Ancak sorun nerededir? Çünkü sürekli gelişmeyi, dönüşümü destekleyecek bir kültüre nasıl sahip olunur, yeni bir kültür yaratımının gerçekleştiği nasıl anlaşılabilir, farklı strateji izleme ihtiyacının doğumundan sonra mı başka bir kültüre gerek duyulacak ya da kültür tam olarak nedir?
İş dünyasının organizasyon kültürü üzerine üç perspektiften bütünleştirici perspektifi tercih ettiğini belirten Stanford Yüksek Lisans İşletme Okulu diğer perspektifleri ise ayrımcı perspektif ve parçalı perspektif olarak belirtiyor. Apple’ın “bir gizlilik kültürü yarattığı” söylemi, Walmart’ın “ihtiyar Walton’ın yarattığı yalınlık kültürü”nden dem vurması gibi.
Kültür ölçümüne değinen yazar bunu üç kıstasa dayandırıyor; nicel (anketlerdeki gibi), nitel (bire bir görüşme veya odak gruplarındaki gibi) ya da bu ikisinin bileşimi (karma yöntem diye bilinir) gibi.
Kültür başarıya erişimde bir yolun üzerinde bulunan çakıl taşlarını ayıklamada yardımcı etmenlerden bir tanesidir çünkü iş başarısının temelinde koordinasyon vardır ve kolektif iş birliği gereklidir. Sürdürülebilirlik doğru organizasyon kültürünü kurmada yatar. Kültür bir hap değildir doğal olarak uzun soluklu bir maratondur doğru ambiyans elzemdir. Dolayısı ile kültür oluşturulabilir, öğrenilebilir, korunabilir, aktarılabilir. Örüntü misalidir organizasyon kültürü.
Büyük şirketlerin yöneticilerinden değerli alıntılarla, desteklemelerle faydalı bir kitap.
UYUM SAĞLAMA YETENEĞİ (Sürekli Yenilenen İş Dünyasının Belirsizliğinde Kazanma Sanatı) – MAX McKEOWN
Linkedin’de şirketlerin 2020 yılında en çok aradığı beceriler listesindekiler; yaratıcılık, ikna yeteneği, işbirliği, duygusal zeka ve son olarak okuduğum bu kitabın da başlığı olan uyum sağlama yeteneği.
Bir stratejist gibi düşünür, bir inovatör gibi yaratır ve yüksek bir uyum sağlama yeteneğiyle, yüksek düzeyde bir başarıya odaklılıkla sınırları aşabilirsiniz diyerek kitabını bitiren yazar bunu şöyle formülize etmiş: İnovasyon + Strateji = Uyum Sağlama Yeteneği.
Aslolanın işaretleri okumayı öğrenmek, sonra da dalgaların sırtında daha iyi bir yere doğru yönelebilmek olduğunu belirten yazar bazı insanların başkalarına oranla uyum sağlama konusunda diğerlerinden üstün olduğunu belirtiyor. Polinezyalılar pusula veya seksant kullanmadan denizlerde dolaşabilen usta gemicilerdi, sebep ise dalgaların oluşturduğu kalıpları okumayı biliyorlardı. Okyanusta yollarını bulmak için kanonun sudaki devinimlerinden yararlanmışlardı. Günümüzde de her sektörün dalgaları kendine özgüdür. Dalgalar kontrol edilebilir değillerdir ancak onları arkanıza alarak daha hızlı yol alabilirsiniz. Dalgalarla dans etmek bir esneklik ve güç bileşimi ister. Karşıdan gelecek olan neredeyse belirsizdir. Bunlara istinaden uyum sağlama yeteneği, seçilen yön kadar önemli olup hız ve cesarette gerektirir.
Darwin sözünden yararlanan yazar: “Hayatta kalmayı başaran türler ne en güçlüler ne de en akıllılardır. Hayatta kalmayı başaran türler değişime en iyi şekilde uyum sağlayanlardır.”
Sosyal değişimin sonu olmadığı gibi kendini yenilemesini bilen kişiler dirençlilik vasfına sahip olurlar. Her durumun belli bir açıdan farklı olduğu doğrudur.
Bütün başarısızlıkların aslında uyum sağlama başarısızlığı olduğu da bir gerçektir. Başarısız bir sistem aynı zamanda uyum sağlama bakımından yetersiz demektir.
Durumlarda, niyet ve eylem arasında kronik bir uyumsuzluk meydana gelebildiğini belirten yazar ekliyor: “İnsan beyni ve insan toplumu esnektir, kendini yeni baştan düzenlemek ve şekillendirmek için aktif çaba harcar. Bizim adına rekabet dediğimiz şey de bunun bir parçasıdır; büyük resme bakınca, yeni formlara adapte olma konusunda derin ama kusurlu bir yeteneğimizin olduğunu görürüz.”
Değişim her zaman kaçınılmazdır, ama ilerleme değil. İlerlemeyi mümkün kılmak ise, adaptasyon ve uyum sağlamak ile doğru orantılıdır.
KRİZ YÖNETİMİ – RICHARD LUECKE
Günümüz dünyasının birbirine bağımlı kapitalist ekonomilerinin paradoksu olan kriz her kurum için karşı karşıya kalınabilecek bir durumdur. Önemli olan da krizlerden kaçmak değil bunlarla yaşamayı daha doğrusu krizi parçamızmış gibi varlığını bilip, geldiğinde yönetebilmeyi becerebilmektir. En önemli fırsatlar da yine kriz anlarında oluşabilmektedir. Richard Luecke krizlerden korunmanın yöntemlerine değindiği bu kitap kendi açımdan çok faydalı oldu. Özellikle şirket yöneticileri için değerli bir kaynak. Kriz yönetimi, şirketlerin odak noktalarındandır. Aksi takdirde, herhangi bir yöneticinin zafiyeti sonucunda yıllar içinde birikmiş pek çok değer ve maddi unsuru bir anda yitirebilirler.
Tecrübenin fiyatının yüksek olduğunu belirtiyor yazar ancak bir gerçek de var ki, günümüzün geldiği gelişim noktasında krizlerin şirketleri yutması, zafiyetler yaşama kolay kolay yaşanabilecek durumlar değildir. Bir tek durum hariç: eğer şirkette denetim mekanizması çalışmıyorsa…
Ayrıca önceliğin insan olması da elzem. Yazarın da değindiği üzere: “Önceliğiniz insan olsun binaya, mala, şirketinizin ününe ve güvenilirliğine gelebilecek hasarın telafisi mümkündür. Ama müşteri ve çalışanların hayatları geri gelmez.” Kalite gelecek demektir. Bir şirketin yarınlarında en büyük güvencesi sunacağı kalitedir. Çünkü müşterileri daim olacaktır her ne koşulda olursa olsun.
Kriz yönetimi, kriz anında direkt müdahale gerektirir ve bunun için de acil eylem planları ve acil durum planlamaları gereklidir. Elbette krizlerin medyaya nasıl nakledildiği de önemli bir husustur. Yazarın da ifadesiyle: “Nasıl söylediğinizin, neyi söylediğiniz kadar önemli olduğunu sakın unutmayın.” Her bir kesime verilecek mesajların hazır olması gereklidir.
Kriz esnasında her şeyin rapor edilmesi gereklidir ki, başka zamanlarda bu raporlar deneyim olarak okunup, tecrübe baki kılınabilsin. Geçmişin ışığının yolumuzu aydınlatmada etkin kılınması, yarınlara kriz davetiyesi çıkarabilecek durumları da önceden öngörmemize yardımcı olacaktır. Geçmişin tecrübelerini yarınların ilerlemesinin hızını arttırmada ve duraksamalarda yerinde tedavi ile zaman kaybetmeden yola devam etmede kullanabilmenin farkındalığı ehemmiyet arz ediyor.
LİDER MARKALAR VE DÜŞÜK FİYAT REKABETİ – ADRIAN RYANS
Sürdürülebilir kalkınma açısından üretim süreçlerinde kaynak verimliliği büyük önem arz ediyor. Hedefte ise düşük maliyet, çok üretim, az tüketim, etkin rekabet gücü ve yaşanılabilir temiz çevre. Ancak benim değineceğim, kitabın da konusu olan düşük fiyat rekabeti. Kitap bu noktada ufuk açıcı oldu kendi adıma çünkü sığ bir alanda kalmayıp geniş perspektiften ele alıyor. Düşük fiyat rekabetinin meydan okumasından, bunun neden tehdit olduğuna, düşük maliyetli rakiplerin manevralarından, tehdidin gerçekçiliğine, pazarın fiyat değeri segmentindeki düşük maliyet rekabetine karşı koymasından, rekabetten kaçınma girişimlerine, liderliğe meydan okumalardan, tehditkar geleceğin getirilerine değin noktalara temas ediyor.
Neredeyse bütün sektörlerde, düşük maliyet rekabetinin giderek yoğunlaştığı bir gerçek. Avrupa, Kuzey Amerika ve Asya’nın gelişmiş ülkelerinde birçok sektörün liderleri, düşük maliyetli rakiplerin artan meydan okumasıyla karşılaşıyor. İç pazardan dışarıya doğru uzanmaya başlayan Hint ve Çin şirketlerinin belirli segmentlerde küresel liderler için ciddi bir tehdit oluşturabileceğine değinen yazar ayrıca; düşük maliyet rekabetinin her zaman var olduğunu, ancak bugün onun yeni iş kollarında ve yeni ürün kategorilerinde geçmişe oranla çok daha hızlı bir şekilde boy gösterişine tanıklığımıza değiniyor.
Adrian Ryans kitabında genel olarak, yerinde kararları zamanında almanın önemine değiniyor. Ayrıca şirketlerin düşük maliyetli rakiplerine en iyi şekilde karşılık verebilmek için gereken zor kararları almayı genelde oldukça geciktirdiklerini ve kimi zaman iş işten dahi geçtiğini belirtiyor. Geleneksel şirket yöneticilerinin düşük maliyetli rakipleri karşısında gecikmeli adımlar atmasını eleştiren yazar durumu Randy Bachman’ın 1979’lerdeki pop şarkısının şu sözleriyle anımsatıyor: “Daha hiçbir şey görmediniz.”
Dünyanın önde gelen şirketlerin politikalarında bulunan eksiklikler, geleceklerinin temeline döşenmiş birer dinamit görevi teşkil ettiğini ve hiçbir zaman geleceğin hakikatlerinden kaçınılamayacağı gerçeğini gözler önüne seriyor.
30 GÜNDE MBA (İş Başarısı için Hızlı ve Kapsamlı Pazarlama Eğitimi) – COLIN BARROW
MBA eğitim disiplininin oluşmasına büyük katkı sunan bir kitap. Girişimciler ve yöneticiler için pazarlama konusunda Victoria’s Secret, match.com, TomTom, Pizza Hut ve Caterpillar üzerine vaka çalışmalarıyla örneklemler sunmakla beraber tüketici davranışlarından pazarlama stratejilerine, ürün ve servis yönetiminden reklam ve fiyatlamaya, pazarlama harcamalarından işin hukuki boyutlarına kadar A’dan Z’ye kapsamlı bir pazarlama eğitimi veriyor.
Pazarlama MBA’inin çekirdek disiplinleri olarak niteleyebileceğimiz eğitim müfredatında; pazarlamaya giriş, alıcı davranışı, pazarlama stratejisi, ürünler ve hizmetler, promosyon ve reklam, yer ve dağıtım, fiyatlandırma, pazarlama organizasyonunu yönetme, pazarlama matematiği, pazarlama ve kanun, pazarlama bütçesini ve planını hazırlamak ile muhasebe, finans, örgütsel davranış ve strateji konularına odaklanıyor.
Bu becerileri kazandırmakla sağlamak istedikleri yetkinlikler; kritik karar aşamalarında yönetim kademeleriyle etkili iletişim kurmak için gereken pazarlama analizini ve stratejik perspektifi kazanma, rakip analizleri ile pazarlama planlamasıyla kontrolleri sağlama, satın alma ile ortak girişim stratejilerinde etkin şekilde yer alabilme ve son olarak ise iş planlarıyla beraberinde finansal projeksiyonlar hazırlayabilme.
Her bir konu akabinde Colin Barrow’un sunduğu çevirim içi öğrenme kaynakları ise fazlasıyla yarar sağlıyor.
PARAVATAN (Neden Dünyayı Hırsızlar ve Dolandırıcılar Yönetiyor) – OLIVER BULLOUGH
Araştırmacı gazeteci Oliver Bullough, eskiden para çalmanın bir sınırı olduğunu, bir noktadan sonra istiflenen paraların ya odalardan taşacağını ya da farelere yem olacağını belirttikten sonra eklediği de üzere artık hırsızlar daha büyük hayaller kurabilir. Bu hayallerin sebebi ise Paravatan, yani offshore hesaplar. Kendisi de kitabında Avrupa ve Birleşik Devletler’ in “saygın” kurumlarının nasıl birer kara para aklama üssüne dönüştüğünü anlatıyor.
Kitapta değindiği ilginç bulduğum noktalardan biri ise Birleşik Krallık, Londra’da bulunan Woodberry Grove’daki 2 numaralı ev binlerce şirkete bir veri tabanına göre 16.551 şirkete ev sahipliği yapmış. Dolayısı ile burada sadece bir şirket değil; zenginlerin ve iktidar sahiplerinin sırlarını saklayarak bütün dünyayı yoksullaştıran bir sistem var. Özellikle gelişmekte ve gelişmemiş ülkelerde “yolsuzluk yapan devlet yetkilileri halka ait paraları çaldılar, yurtdışında biriktirdiler ve sırtlarını döndükleri ülkeleri hızla batarken onlar çaldıkları paralarla akıl dışı bir lüks içinde yaşadılar.”
Bilindiği de üzere; yolsuzluk, bir ülkenin tüm zenginliğini sömürür ve halkı muhtaç duruma düşürür. Kalkınmayı, güvenliği, istikrarı ve piyasalara olan güveni tehlikeye atar. Çağdaş bir toplumda bulunması en çok arzu edilen şeyi, hukukun üstünlüğünü derinden yaralar. Yönetmek yerine çalmak, vergi toplanılması gerekilen yerlerden rüşvet almak, izin veyahut ihale işlerini kendi yandaşlarına hediye etmek… Bu saydıklarım sebep, sonuç ise güvensizlik, zayıf ekonomi, ağır aksak bir demokrasi.
Bu zamanda hırsızlık yapıldığında çalıntı parayı kasada fareler kemirmiyor çünkü orada toplamak zorunda değilsiniz. Para tek bir tuş ile ülke dışına çıkarılıp istenilen yere gönderilebiliyor. Finansal anlamda bu, ne kadar çok yerseniz yiyin karnınızın asla doymaması gibi bir şey. Yolsuzluk yapanların ve rüşvet yiyenlerin doyumsuz olması ve süreklilik kazanmalarına şaşmamak gerek. Çalmanın sınırı yok. Misalen herhangi bir ev alım durumunda parayı havale ile Londra veyahut New York’a fazla soru sormayan bir emlak komisyoncusuna göndermek yeterli. Offshore hesap, istediğiniz her şeye anında sahip olabilmek anlamına geliyor.
TED GİBİ KONUŞ (Dünyanın En İyi Beyinlerine Göre Topluluk Önünde Konuşmanın 9 Sırrı) – CARMINE GALLO
Fikirler 21.yy’ın geçerli akçesidir diyen Carmine Gallo; kimileri fikirlerini sunmakta olağanüstü iyi olduğunu ve dünyanın büyük doğrularının, genellikle büyüleyici hikâyelerde saklandığını belirtiyor. Kitapta da verilen bir araştırmaya göre: “Hikâyeler duyduğumuzda beyinlerimizin daha aktif olduğunu keşfetmiştir. Madde işaretleriyle dolu çok sözcüklü bir PowerPoint slaytı, beynin, sözcükleri anlama dönüştürdüğümüz dil işleme merkezini aktive eder. Hikâyeler daha fazlasını yapar, bütün beyni kullanıp dil, duyusal, görsel ve motor alanlarını harekete geçirir.”
Etkili bir biçimde paketlenip sunulan fikirler dünyayı değiştirebildiğine göre dünyanın en iyi iletişimcileri tarafından paylaşılan teknikleri tam olarak tanımlamak, ağızları açık bırakan sunumlarını izlemek ve kendi izleyicimizi hayrete düşürmek için onların sırlarını kullanmak harikulade olacaktır. Konuşmalarında ki değere katma değer katmak isteyenler için verimli bir kaynak işlevi görüyor.
Herkesin hayatında bir dönem sorun haline gelmiş olan topluluk önünde konuşma ve sunum yapma noktalarına adeta iyileştirme yapabilecek düzeyde bir rehber işlevi görüyor.
Aristoteles iletişim teorisinin kurucularından biridir ve kendisi iknanın, üç unsurun temsil edilmesiyle oluştuğuna inanırdı; ethos, logos ve pathos. Ethos, güvenilirliktir. Bizler; başarılarına, sıfatlarına, deneyimlerine vb. saygı duyduğumuz insanlarla hemfikir olmaya eğilim gösteririz. Logos, mantık, veriler ve istatistik aracılığıyla ikna aracıdır. Pathos ise duygulara hitap etme eylemidir. Bunların harmanlanması ile ortaya sağlam bir yetkinlik çıkıyor.
KENDİ KENDİNE MBA – JOSH KAUFMAN
Yılların piyasa deneyiminin satırlara dökülmüş hali bir kitap ve geniş içeriğe sahip olmakla beraber kendini işletme, finans, satış, pazarlama ve yönetim konularında geliştirmek isteyen herkese değer katabilecek türden. Okulların öğrenme ihtiyacını öğrettiğini belirten yazar, “Modern eğitim yöntemlerinin insanların araştırma merakını tamamen öldürmemiş olması mucizeden başka bir şey değildir” sözünden hareketle sürekli farklı disiplinlerarası okumaların önemine, araştırma – geliştirmenin değerine atıfta bulunuyor.
Şirketler ve kişisel gelişim için önemli yol gösterici bilgiler sunuyor.
“İnsanların ne istediğini anlamadan değer yaratılamaz (piyasa araştırması). Müşterileri çekmek için önce onların dikkatini çekmek sonra da onların ilgilenmesini sağlamak gerekir (pazarlama). Bir satışı tamamlamak için, insanların önce sözünüzde duracağınıza güvenmesi gerekir (değer sağlama ve işlemler). Müşteri memnuniyeti, müşteri beklentilerinin fazlasıyla yerine getirilmesine bağlıdır (müşteri hizmetleri). Yeterince kâr elde etmek harcanan paradan daha fazla para kazanmayı gerektirir (maliye).”
“1960’lı yıllarda , Columbia Üniversitesinde araştırmacı olan Dr. Walter Wischel küçük çocuklara sistematik bir işkence uyguladı. Dr. Michel küçük bir çocuğu içinde sadece bir masa ve sandalyenin bulunduğu küçük bir odaya koyardı. Masanın ortasına büyük yumuşak bir şeker yerleştirir ve ardından çocuğa ‘eğer ben dönünceye kadar bekleyebilirsen iki şekerin olur’ diyerek odadan ayrılırdı. Sonuç şöyleydi: Bazı çocuklar araştırmacı odadan çıkar çıkmaz şekeri yedi. Bazıları ise şekerin kışkırtıcılığından kurtulmak için kahramanca bir çaba göstererek ne kadar acı verici olsa da dikkatlerini başka yöne kaydırdı ve büyük ödülü almak için bekledi. Dr. Mischel irade gücü ile başarı arasında bir korelasyona ulaştı. ‘Hazzı erteleme’ yeteneğine sahip olan çocuklar hem okulda hem de daha sonraki yaşamlarında daha başarılı oldu. ”
Bu alıntıyı paylaşmamın sebebi, başarıyı kaçınılmaz kılmak için bedel ödenmesi olmazsa olmazdır. Her şeyin bir zahmeti vardır, en basitinden lokmaların çiğnenerek yutulması gibi malum çiğnemekte bir zahmettir.
KANCAYA TAKILINCA – NIR EYAL
Müşteri bağlılığını arttırmaya çalışan şirket yöneticileri başta olmak üzere herkesin okumasında fayda olan bir kitap. Başarılı şirketler, insanlarla markaları arasında aidiyet duygusunu nasıl oluşturuyor ve insanların ellerinden bırakamadığı ürünleri nasıl yaratıyor?
Nir Eyal “Kanca Modeli” adını verdiği sistem ürünlere uygulanması durumunda müşteri davranışını ustaca teşvik eden 4 adımlı bir süreç ile açıklıyor.
Kitap alışkanlık yaratan ürünler nasıl geliştirilir sorusuna cevap vermekle beraber; ürün yöneticileri, tasarımcılar, pazarlamacılar, girişimciler ve ürünlerin davranışlarımızı nasıl etkilediğini anlamaya çalışan herkes için yazılmış, kalıcı kullanıcı alışkanlıkları yaratmak ve insanların sevdiği ürünler geliştirmek için uygulanabilir adımların yer aldığı bir kılavuz niteliğinde.
Kitap dipnotlarının en az kitap kadar değerli olduğunu düşünüyorum ve izleri sürülebilecek kalitede kaynak sağlayıcıları konumunda. Modern zamanın bize oynadığı oyunlardan birisi de artık imkanın bilgiye erişmek değil, o bilgiye erişmek için zamanımızı ve dikkatimizi harcamakla ilgili savaşta olduğuna değiniyor. Malum her ne kadar elimizin altında dünyanın en kolay ve neredeyse sınırsız bilgi kaynağı varken bu sefer onu hakkıyla kullanabilecek yetilerden silahsızlandırılmış gibiyiz. Blogger ve Twitter’ın kurucu ortağı Evan Williams’ın belirttiği gibi, internet “insanlara istediklerini vermek üzere tasarlanmış olan dev bir makinedir.”
Her gelen bildirim akabinde adeta zil çalınca ağzı sulanan köpekler gibi elimiz telefonumuza gidiyor ve bizden isteneni yapıyoruz. Kitabı sadece bu anlamda ürün geliştirilmesi noktasında değil bir kullanıcı olarak kendimizi nasıl bir batağın içinde olduğumuzu görmek içinde öneririm. Tweet atarken, hikaye paylaşırken, fotoğraf paylaşırken bunlar için harcanılan saatleri düşünmek gerek. Teknoloji şirketlerinin genelinin uyguladığı strateji: “Şirketler bir eylemin tekrar edilme olasılığını arttırmak için insan davranışının dayandığı iki ana makarayı yukarı çekerler: Bir eylemin kolaylıkla yapılabilir nitelikte olması ve bu eylemi yapmak için gerekli olan psikolojik motivasyonun varlığı.”
KURUMSAL KOBAYLAR – DAN LYONS
Teknolojinin değişim, dönüşümüyle Silikon Vadisindeki Netflix dahil çoğu şirketin yeni mottosu olan “Biz bir takımız, aile değil.” sözü aslında tam olarak yeni modern sömürü sistemini dolayısıyla da kitabın özetini bize sunmakta. Büyük şirketlerin yaptıkları acımasızlıkları, teknikleri ve testleri aktarması bakımından okunmaya değer bir kitap. Yazar, gençlerin çalışmayı hayal ettiği popüler teknoloji şirketleri başta olmak üzere günümüz iş hayatının karanlık taraflarını ele almış. Kenarda langırt masası, oyun konsolu var diye yüceltilen o yerlerdeki huzursuzluk üzerine.
İşyerlerinin şarlatanlar tarafından idare edilen bir psikoloji laboratuvarına dönüşmüş durumda olduğunu belirten kitapta, Stanford Üniversitesinden Jeffrey Pfeffer ise işyerlerinde artık eksik olan şeyin insanlık olduğuna dikkat çekiyor.
Psikolog Erich Fromm, 60 yıl önce yazmış olduğu Sağlıklı Toplum kitabında; kapitalizm ve otomasyonun bir araya gelmesi durumunda toplumda derin psikolojik yaralar açılabileceği ve toplu yabancılaşma, depresyon ve kültürel bir cinnet yaşanabileceği konusunda bizi uyardığını belirten Dan Lyons, “50 ya da 100 yıl sonra otomatonlar insan gibi hareket eden makineler ve makine gibi hareket eden insanlar yaratacak. Eskiden insanların köle haline gelmesinden çekiniyorduk, oysa asıl tehlike insanların robot haline gelmesidir.”
İnsanların işleriyle ilgili mutsuzluklarının bir kısmını şirketlerin onları sürüklediği saçma sapan, yapmacık duygusallıklarla dolu kişisel gelişim ve dönüşüm atölyeleri olduğundan bahseden yazar insanın kendini sorgulamasına neden olacak bir soru soruyor, “Eğer bu hayatımın son günü olsa, yaptıklarımla gurur duyar mıydım?”
Kitabın diğer bir değerli noktası ise dünyanın hissedar kapitalizminden paydaş kapitalizmine evrilmesini belirtmesiydi. Çıkmaz sokak olan hissedar kapitalizmi kar için her şeyi mübah görürken, paydaş kapitalizmi ise sürdürülebilirliği, çevreyi, doğayı, çalışanların yanında olmayı, değer göstermeyi öngörüyor.
Takdirlik bir örnek ise; Whole Foods ve Ben & Jerry’s gibi firmalara her gün 15 bin kilo brownie satan şirketin felsefesi: “Biz brownie yapmak için işe insan almıyoruz. İşe insan almak için brownie yapıyoruz.”
80 / 20 İLKESİ (Daha Azıyla Daha Çoğunu Elde Etmenin Sırrı) – RICHARD KOCH
İş dünyası ve kişisel gelişim birlikteliğinden doğan bir kitap ve okunması farklı bakış açıları kazandırıyor.
1987 yılında İtalyan ekonomist ve sosyolog Vilfredo Pareto, Lozan Üniversitesi’nde İtalya topraklarının %80’inin mülkiyetinin tüm İtalya nüfusunun yalnızca %20’sinin elinde olduğunu ifade etmişti. Bu kanıt, İtalya’nın (vergiye bağlı) servetinin %80’inin genel nüfusun beşte birine ait olduğu sonucunu ortaya koymuş ve akabinde bu durum hükümet tarafından en çok ilgilenilmesi gerekilen demografik özellik olarak kabul edilmiştir. Dolayısı ile, bulguları bugün 80/20 kuralı olarak da bilinen ampirik, istatiksel kural olan Pareto ilkesini ortaya çıkarmıştır. Richard Koch, sonuçların %80’inin sebeplerin %20’sinden kaynaklandığını belirtip o %20’yi bulmamız gerektiğini ifade ediyor ancak o zaman hayatlarımızın sonsuza kadar değişiklikler gösterebileceğini belirtiyor.
Pareto ilkesi, edeceklerimizin büyük kısmının gün içinde çok az eylemden ya da az ama öz eylemlerden ileri geleceğini savunur. Pareto ilkesinin etkililiği yaşamın pek çok unsurunda kendini kanıtlamış olduğu gibi bu durumu doğrulayan en ilginç örneklerden bazıları;
İş dünyasında Pareto ilkesi: belli bir firmada, tüm müşterilerin %20’si, toplam kârın %80’ini oluşturur.
Sağlık alanında Pareto ilkesi: Tüm hastaların %20’si, tüm sağlık harcamalarının %80’inin nedenidir.
Bilişimde Pareto ilkesi: Tüm yazılım hatalarının %20’si, tüm yazılım çökmelerinin %80’inin sorumlusudur.
Suç önlemede Pareto ilkesi: Tüm suçların %20’si, suçluların %80’i tarafından işlenir.
Pareto ilkesinin evrensel gerçekliği, mutlak 80/20 oranıyla temsil edilmesi gerekmemekle birlikte, günlük olarak hayatımızda yer etmesi gereken bir ilke ama aynı zamanda da bilinçsizce seçimlerimizi yönlendiren bir modeldir. Bir sahip olduğunuz kıyafetleri düşünün, bir de giydiklerinizi; aynı gömleği ya da ceketi sahip olduğunuz diğer gömlek ya da ceketlere göre kaç kere giyiyorsunuz?
Bununla ilgili örnekleri çoğaltabiliriz, mesela tanıdığınız insan sayısına karşı birlikte zaman geçirdiğiniz insan sayısı ya da telefonunuzda bulunan uygulama sayısına karşı bilfiil kullandığınız uygulama sayısı vs.
Pareto ilkesinden ileri gelen sonuçlardan birisi de yaşamdaki çoğu şeyin eşit şekilde dağılmamış olması ve kontrol altına alınmazsa eğer kaçınılmaz olarak giderek daha fazla zaman kaybettirici faaliyetler yapacağımız ve bunun da bizi giderek daha verimsiz sonuçlara götüreceğidir (Azalan Verimler Kanunu olarak bilinen bir etki).
Nihayetinde; değere çevrilebilecek özel bir alanda uzmanlık sağlamayı, entelektüel bilgi birikimine yatırımın ihmal edilmemesini, %80’lik sonuca götürecek %20’lik bilgiyi sürekli edinmenin önemi yadsınamaz.