İŞ DÜNYASI KİTAPLARINDAN 6



Görünmeyen Ekonomist – Tim Harford

Ekonomiyi direkt olarak kendi terimleri ile değil gündelik hayat üzerinden değinmelerle anlatan bir eser. Günlük yaşantıdaki ticaret tuzaklarına işaret ederek farkındalıkla hareket edebilmemiz adına iktisadın hayatlarımızdaki konumuna değinmelerde bulunuyor.

Gelişme, değişme, dönüşme noktasında neyi daha iyi yaptığınıza göre değil, en iyi neyi yaptığınıza göre belirleyerek gerçekleştirmenin önemi yadsınamaz. Özellikle günümüzde ABD’nin üretim noktasında neyi Çin’den daha ucuza yaptığının tespitine değil, neyi en iyi yaptığına odaklanarak üretim yapması daha faydacı olacaktır.

Bir çelişki var ki değinmenin önemli olduğuna inanıyorum. Ekonomik gelişmişliklerini tamamlayamamış ve gelişmekte olan ekonomiler yabancı yatırımcı hasreti çekerken aynı zamanda servetlerini başka ülkelere yatırmaya çalışan kendi vatandaşlarının güvenini kazanmaktan yoksunlar. Burada birçok etken sıralanabilir ancak en önemlisi hiç şüphesiz kurumlarının güvenilirliğini kaybetmesi ve bu kurumlar bir gecede oluşturulmuyor. Dolayısıyla meritokrasi vurgusu bir kez daha anlam kazanıyor, teoride değil uygulamada olması kaydıyla.


Hayatın Mantığı – Tim Harford

Davranışsal ekonomiye katkı sunan bir kitap. İnsan yaratılırken herkese farklı özellikler verildiğinden ötürü aslında kimilerinin mantıklı davranışlarının toplumda bazen olumsuz olarak geri tepmesi kadar aynı zamanda sıra dışı faydalar da yaratabilir. Öyle ki, mantık ön planda olduğu sürece farkındalık kazanarak farklı perspektiflerle gelecek yüzyılları görme şansımız artabilir.

Toplumda mal varlık denilince ilk akla gelen “Toplam bütçeniz” sadece banka hesabınızdaki paradan ibaret değil; zamanınız, enerjiniz, yeteneğiniz ve dikkat odağınız vs.’dir. Bütün bunlar sadece hangi arabaya bineceğinizi değil, nasıl bir eşiniz olacağını da belirler. İnsan sermayesi için eğitim ve beceri önemlidir.

Reformların aslolan amacı devrimlerin gerekliliğini ortadan kaldırmaktır. Reformlar mevcut durumu korumak için yapılır, hükümeti devirmek için değil.

Yeterli güvenliğin, huzurun olduğu tüm ülkelerde sağduyulu her insan; ya şimdiki iyi durumu korumak ya da gelecekteki kârı sağlamak için ne kaynak gerekiyorsa istihdam etmeye çabalar, yatırımlarını artırmaya devam eder. Kamu kurum ve kuruluşlarında yönetici olarak bulunanların vahşetinden dolayı sürekli korku içinde oldukları şansız ülkelerde ise insanlar, kaynaklarının büyük bir kısmını çoğunlukla gelişmiş ülkelere kaçırmaya çalışırlar veyahut yastık altında saklamaya çalışırlar. Bunu gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde gözlemlemek mümkündür.


Tek Kişilik Şirket: Küçük İşletmelerin Pazardaki Devrimi – Paul Jarvis

Girişimcilik yolunda yaptığımız planlamaların ne kadar doğru olduğuna bu kitapla beraber daha çok inandık. Elbette kazandığımız tecrübeler, farkındalıklar, yeni ilhamlar sonucunda revizyona giderek bizde etkinliğimizi artırıyoruz.

Sektörel bazda faaliyet gösteren iş kolları, bizim kimi tanıdığımız üzerine kuruludur.

Başarılı olan her şirket ve birey özlerinde tek kişilik şirketlerdir. İşlerin odağı daha iyi olmaktır, daha büyük değil. Kar topu misali her iş noktasının başlangıçta ihtiyacı olan biraz kar ve uzun bir yokuştur.

Büyümekten ziyade verimliliği artırmayı, eldeki müşterilerin isteklerine daha etkili cevaplar vermek esas alınmalı ki, bir projeyi bitirmek için saatlerce çalışmak yerine iş dışındaki hayatında tadını çıkarabilelim. Çünkü esneklik ve özgürlük arasındaki denge burada gizlidir.

Küçük başlayarak yolun mihenk taşlarının döşenmesi, büyümenin sorgulanıp tanımlanması ve öğrenmenin sürekliliğinin sağlanması ile tek kişilik şirketlerin pazardaki faaliyetleri gün geçtikçe artmaya devam edecektir.

Tek kişilik şirket olmanın tek kuralı olduğunu belirtiyor yazar: “Büyümeyi gerektiren fırsatlara dikkat edin ve onları değerlendirmeden önce sorgulayın.” Büyümeyi sorgulamanın ehemmiyeti göz ardı edilemez nedeni ise büyüme canavarı olgusudur ve yenilenmenin gerekliliğidir.


Aykırılıklar-Sekiz Sıra Dışı CEO ve Tamamen Rasyonel Başarı Modelleri – William N. Thorndike

Yönetim ve yönetişim arasındaki farkı alanında başarılı CEO’lar aracılığıyla aktarıyor yazar ve değerli birikimlerini adeta damıtarak hazine değerinde bilgilendirmeler sunuyor, farkındalıklar oluşturuyor.

Ziya Paşa’nın bir beytinde “İnsanın aynası iştir, lafa bakılmaz. Bir kişinin aklının seviyesi yaptığı işte görünür.” sözünün minvalinde olarak kişiler aslında performanslarının söyledikleridir. İnsanların başkaları hakkında beyanatlarından ziyade aslolan ortaya konulan çalışmanın değeridir, verimliliğidir.

Thomas S. Murphy’nin “İş dünyası, her gün birkaç büyük kararla karıştırılan birçok küçük karardır.” sözüne istinaden burada belirtilen, farklı bir şey yapılmadıkça üstün bir performansın ortaya konulması imkansızdır. Burada yenilik katalizörü olan bakış açısı tazeliği devreye giriyor ve amacın en uzun trene sahip olmak değil, en az yakıtı kullanarak istasyona ilk varan olmaktır.

CEO için dağıtması gereken iki temel kaynak, finans ve insandır ardından ise iki şeye odaklanması gerekir, sermaye tahsisi ve nakit akışı, kâr’a değil. Yönetim kriteri olarak ise Murphy’nin de naklettiği, en iyilerin işe alınıp rahat bırakılmalarıdır. Yetkinliğin yukarıda da bahsettiğim bakış açısı tazeliğine katkısı elzemdir.

İş dünyasında meydana gelen belirsizlik, stratejik planla değil; sabırlı, akılcı ve pragmatik bir fırsatçılıkla karşılanmalı.


Zahmetsiz: Önemli İşleri Yapmayı Kolaylaştırın – Greg McKeown

Hayat denilen bu yolda her şeyin basitleştirilerek düşünülmesi, yapılması ve sorunlarda ise konunun köküne değinilmesi gerektiğinin önemine dem vuran bir kişisel gelişim kitabı. Hatalar önlem alınmadığında domino etkisi yaratan ardışık etkilere sahiptir. İlk domino taşına engel olamayacak olsak dahi zincirleme reaksiyonu önleyebiliriz. Zahmeti doğru kullanıp fazla yorulmadan daha etkili sonuçlar yaratma hakkında yollar sunan yazar, bununda en önemli yolunun işe odaklanmaktan ve başlamaktan geçtiğini vurguluyor. Başarının süreklileştirilmesi için ilkeleri doğrusal -tek seferlik- ve kalıcı -sürekli- kavramları üzerinden anlatıyor.

Püriten düşünceye yapılan vurgu önemli. Her seferinde “fazladan çalışmadığımız” için kendimizi suçlu hissetmemiz ve kültürümüzün kendini paralamayı bir başarı ve öz değer ölçüsü olarak yüceltmesi de bir yarar sağlamıyor ancak beyne gönderilen sinyallerde sürekli olarak bitkin değilsek, yeterince çalışmıyor olduğumuz mesajı veriliyor. Bu zihniyetin kökleri, zor şeyler yapmanın her zaman doğal bir değeri olduğu şeklindeki Püriten düşünceye dayanıyor olabilir ki; bilinçli olsun ya da olmasın, Püritenlik, zor olanı elde etmenin de ötesine geçti ve kolay olandan kuşku duymak boyutuna evrildi. Lakin hedeflerine doğru verimli yol almak, hırslı olmamak demek değil aksine akıllıcadır.

Bu akıllıcalıklardan biri ise zahmetsizce sorunları ters yüz etmeyi bilmekten geçer. “Ya daha kolay bir yolu varsa?” diye farklı bakış açıları edinebilmekten dolayıdır. Odaklanarak, netlik içinde ve sakince sorunları çözmeyi öğrenmek ideal bir yoldur. Daha az çaba ile etkili sonuçlar.


Zengin Baba Yoksul Baba: Zenginler Çocuklarına, Orta Sınıf ve Alt Sınıfın Parayla İlgili Öğretmediği Neyi Öğretiyor? – Robert T. Kiyosaki

Zengin bir babanın hem kendi çocuğuna hemde onun orta gelir sahibi arkadaşına nasıl para kazanabilirler üzerine sohbetlerinden ve yapmalarını istediği şeyler üzerine yazılmış bir kitap. Para kazanmanın zorlu bir iş olmaktan ziyade basit bir matematiğe sahip olduğunu ve bunu anlayıp uygulayabildiklerinde kazançlarını artırabileceklerini söylüyor. Bu yolda yaşanılacak her başarısızlığı bir esin kaynağı olarak benimsemek önemli, nedeni ise başarısızlığın kaybedenlerin bir sıfatı olduğudur. Bu yolda kişinin en büyük varlığı bildikleridir ve en büyük riski ise bilmedikleridir. Dolayısıyla bilgi edinim noktasında öğrenmeyle pratiğin pekiştirilip uygulanması elzemdir. Ancak kibri bir kenara bırakarak ve cesaret azmini elden bırakmadan yol alınmalıdır. Kiyosaki’de sıkça her yerde gözden kaçmış önemli fırsatlar olduğunu belirtmektedir.

Harcama alışkanlıklarımız bir nevi kişiliğimizin bir yansıması olduğunu düşünürsek bilinçli olarak neye harcama yaptığımız gelecek inşası için önemli. Servet zaten çabuk zengin olma düşüncesiyle değil, gelecekte olabilecekler göz önünde tutularak edinilir. Dolayısıyla konu yine bilgiye ve aklımıza yapacağımız aslolan yatırıma gelmekte. Bunun en büyük örneği edinilen servetin ne derece elde tutulduğu ve kaç nesil elde tutulu halde üzerine katılarak devam ettirildiğidir.

“Zenginlerin aktifleri olur, yoksulların giderleri vardır” sözünden de anlaşıldığı üzere aktif edinip bunu sürdürmek ve doğru alışkanlıklarla üzerine katmak en doğru olanıdır. Bunun için ise bilgiye erişimin ciddi anlamda kolaylaştığı bu dönemde kendini eğitmektir. Çünkü zengin ile yoksul arasındaki farklardan birisi de zamanlarını nasıl kullandıkları üzerinedir. Para bir güç ve bu gücün üzerinde hakimiyet kurup, servete dönüştürmek ve sürdürülebilir olmasının yegane yolu güçlü finans eğitimidir. İnsanların para için değil, paranın insanlar için çalışabilir olması noktasında inanç ve hırs bileşkeleri ile eğitim şarttır. Fırsatlar da böyledir, anlık gelir ve gider dolayısıyla kaçırmamak için bilgi sahibi olmak önemlidir. İnsanoğlunun en önemli aktifi beyni olduğu gerçeğini düşündüğümüzde, sürekli çalıştırmayı elden bırakmamak; hayat yolcuğumuzda hem kazandırır hem de kaybettiklerimizi kazanç olarak hanemize getiri olarak dönüşünü sağlar.

İş Dünyası Kitaplarından 5



‘İYİ’DEN ‘MÜKEMMEL’ ŞİRKETE – JIM COLLINS

5.inci düzey yönetici kavramı üzerine temellendirilmiş olan bu eser herhangi bir organizasyonda mükemmelliği arayanlar için işlevsel bir kaynak. Yoğun araştırma ve binbir emekle “vasat” bir şirket, kalıcı olarak “mükemmel” bir şirkete dönüşebilir mi sorusuna cevap aranmış. Verilerin tespitlere, bilgiye dönüştüğü bir kaynak. Bir şirketi otobüse benzetecek olursak eğer, özellikle 5.inci düzey lider üzerine vurgusu ve stratejiden önce otobüse alınacaklardan başlanması konvansiyonel yaklaşımdan farklılık gösteriyor, ikna da ediyor. ”İyinin, mükemmelin düşmanı olduğunu” ve başarılı sonuçların mükemmel koşullardan değil, bilinçli tercihlerden kaynaklandığını okuyoruz. En kıymetli varlık insanlar değil, doğru insanlardır. Disiplin kültürü ile girişimcilik ruhunu birleştirebilmemiz durumunda mükemmel performansın simyasını yakalamış oluruz ve bu iyiden mükemmele götürür.

STARTUP – ERIC RIES

Girişimciler için okunulması gereken 100 temel eser belirleseler yadsınamaz bir şekilde bu eser aralarında olurdu. 1911 yılında Taylor: “Geçmişte, önce insan geliyordu; gelecekte, önce sistem gelmek zorunda.” İş planı yerine iş modelinin esas alındığı noktadayız. İş planı üzerinde zaman kaybetmenin ötesinde doğru iş modelini bulmak için “early adapters” dedikleri “erken benimseyenler” ile küçük ama sisteme hızlı adapte olabilen kitleye hitap edebilmek önemlidir. Nihai amaç ürünün geliştirilmesinden öte kullanıcı taleplerine göre sistemin ve platformun oluşturulup adapte edilmesidir. Kısacası, ne yapmalıyız ve kim için yapmalıyız ile hangi pazara girebilir ve hakim olabiliriz sorularını doğru cevaplamalıyız. Çok çalışmak değil, doğru çalışmak sözünün iş dünyasında ki yansıması: “Daha çok çalıştığımız için değil, müşterilerimizin gerçek ihtiyaçları doğrultusunda daha zekice çalıştığımız için oldu bu” olarak değerlendiriliyor. Girişimcilerin, yöneticilerin her bireyin yararlanabileceği, ufuk açıcı bir eser.

KAOS – TIM HARFORD

“Karmaşa” korkutucu gelir ancak yetenek ile birleştiğinde en güçlü formuna ulaşır. Karmaşa ile karşı karşıya kalan kim olursa olsun kendini ümitsiz, tedirgin bir konumda; tanıdık bir zirvede değil, bilinmeyen bir vadinin dibinde bulur. Ancak bu noktada yetenek, bilgi birikim, uzmanlığı devreye girer ve buradan çıkmanın yollarını aramaya başlar. Sonuçta doğru değerlendirildiğinde kendini yeni bir zirvede bulur. Belki eskisinden daha alçak, bakarsınız belki de daha yüksek bir zirvedir bu. Brian Eno’ya göre “Eski yöntemleri tekrar tekrar kullandıkça bazı konularda uzmanlaşırsınız ve klişeleriniz daha da klişe bir hal alır. Ancak yeni bir başlangıç noktası seçmeye zorlandığınızda, klişelerinizi değiştirip sihirli anlara dönüştürebilirsiniz.” Her ne kadar doğaçlama riskli olsa da; esnek, durumun gereklerine göre değişebilen ve son derece yaratıcı bir şeydir. Doktorlara getirilen başarılı ameliyat skoru, doktorların gerçekten ameliyat ihtiyacı olan riskli hastaları ameliyat etmekten kaçınmasına yol açmış hatta garanti başarı getiren ameliyatlar yapmaya başlamışlardır. Yazar kısaca, kaos ve çeşitlilik sizi korkutmasın diyerek yeteneğinizi, uzmanlığınızı ve benliğinizi kullanın diyor. Ayrıca kitabında örneklemler üzerinden giderek değinmelerde bulunması anlamlıydı.

HAYAT DENEN KAR TOPU (İŞ DÜNYASINA MEKTUPLAR) – WARREN E. BUFFETT

Dünyanın en büyük portföy yöneticilerinden biri olan Buffett’ın meşhur yatırımcı mektuplarından derlenen ders alınası bir eser. İnsanın hem bilgilerini yorumlaması, pekiştirmesi, yeniden gözden geçirip değerlendirmelerde bulunması açısından verimlilik sunuyor. “İtibar kazanmak 20 yıl alır, kaybetmek içinse 5 dakika yeterlidir.” diyen Buffett, daha akıllı olmak yerine daha disiplinli olmanın önemine vurgu yapıyor. İş kurmada en önemli tavsiyelerinden biri ise “Kurmaya niyetlendiğiniz iş hakkında yayımlanmış her şeyi okuyarak başkalarının bileşik deneyimlerini edinin ve planlarınıza onların bıraktıkları yerden başlayın.” Ayrıca kendisine hızlı ve inanılmaz paralar kazandıracak bir fırsat geldiğinde bundan kaçındığını belirtir. Çünkü bunun bütün parasını alacağını ve kendisini zarara sokabileceğini belirtir. Her şeyin zamanında gerçekleşmesi gerektiğine ve meritokrasi ile kurulmuş insanlarla yürümeyi tembih eder. Doğruluk, zeka ve uyumun ayrılmaz beraberliğine olan vurgulamaları da değerlidir.

AMAÇ – ELIYAHU M. GOLDRATT

Sorumluluk başkasının omuzlarındayken tavsiyelerde bulunmanın ne kadar olduğunu belirten yazar yalın üretim teknikleriyle beraber temel işletme konularına değinmesi, iş özel hayat dengesinin altını çizmesi, iş hayatındaki iletişimin ve koordinasyonun önemini belirtmesi önemliydi. Herkesin her an çalıştığı bir işletmede verimsizliğin olacağını belirten yazar gücün dengeli dağılımı, dikkatli kullanımı ve etkili kullanımın önemine vurgu yapıyor. Üretim süreçlerinin gelişimi çalışan verimliliği ile doğru orantılıdır.

OXFORD İŞLETME GRUPLARI EL KİTABI – ASLI M.ÇOLPAN, TAKASHI HIKINO, JAMES R.LINCOLN

Değerli üç akademisyenin önemli bilgiler sunduğu bu eser kendi araştırmaları sonucu bizi bir geçmiş yolculuğuna çıkarıyor. Türkiye, Arjantin, Hindistan, Meksika ve İsrail’in ekonomilerinin yükselişinde etkili olan işletme grupları (holdingler)’nın etkileri, misyonları ve devamlılıkları üzerine bir çalışma. Ülkelerin politik ekonomilerinin yükselişinde etkili olan özel ve devlet temelli kuruluşların yapıları, yönetim şekli ve yıllara göre büyüme hacimlerini istatistikler, tablolar ile destekleyerek önemli değerlendirmelerde bulunulmuş. Günümüz ile geçmiş arasında geleceğe adeta ayna tutan bir kitap.

İş Dünyası Kitaplarından 4



YATAĞINI TOPLA: HAYATINIZI VE BELKİ DE DÜNYAYI DEĞİŞTİREBİLECEK KÜÇÜK ŞEYLER – WILLIAM H.McRAVEN

Küçük, sıradan görünen, basit alışkanlıkların nasıl büyük döngüsel başarılı getiriler sağlayabileceği üzerine yazılmış ince bir kitap. Kıssalardan oluşan kitap emekli bir üst düzey Birleşik Devletler askeri görevlisinin ağzından kelimelere dökülmüş. Küçük şeyler doğru yapılmaz ise büyük şeylerin doğru yapılması mümkün değildir. İnsanın hayattaki küçük ama basit birtakım şeyleri gün içerisinde yerine getirmesi yarınlara dair taşıyabileceği umut seviyesini artıracaktır ve bu: Yatağını toplamak, iyilik yapmak, ezilenlere ses olmak olabilir. Bir söze vurgu yapılacak ise o da “Köpek balıklarının karşısında geri adım atmayın”

NOKTACOM SIRLARI – RUSSELL BRUNSON

Üniversite mezuniyetinin akabinde 1 yıl boyunca evinin bodrumunda çalışarak ciddi anlamda kazanç sağlamış olan yazar, büyük şirketlere hizmet satışlarına kadar uzanan hikayesinin ardındaki pekiştirmelerini anlattığı bir kitap. Satış potansiyellerinin artırımı, internette ziyaretçi trafiği sağlamanın yolları, satış senaryoları ve danışmanlık yaptığı firmalarda kullandığı akış tablosuna değin her anlamıyla bir çok konuda fayda sunan bir kaynak. İş dünyasında atılmış olan veyahut var olan adımların büyüklüğü fark etmeksizin birçok konuda yöneticilere birçok yoldan farklı düşünmelerini, evrilmelerini öğretiyor. Dolayısıyla senaryolar üzerine örneklemlerden ötürü sık sık başvurulabilecek bir rehber.

YENİ NESİL PAZARLAMA UZMANINDAN SIRLAR – RUSSELL BRUNSON

Youtube gibi sosyal medya mecralarından konuşmalarını takip ettiğim, yukarı paragrafta kendisinin bir başka kitabına değindiğim yazarın bu kitabı ise fikirlerin işletmelere dönüşebilmesinin tetikleyici rolü mahiyetinde. Her insanın doğuştan belli özelliklere sahip olduğu konusunda hepimiz hemfikiriz ancak zamanla öğrendiğimiz bilgilerle uzmanlaşma da sağlandığında bunun artık çalışan bir işletmeye dönüşmesi sanıyorum ki arzu edilen bir şeydir. Bu kitap da bunun nasıl, ne şekillerde olurabilirliği üzerinde yol haritası sunuyor. Fikirlerin yanı sıra mesajlarda önemlidir. Mesajlar kimi zaman şirketleri, evlilikleri kurtarır kimi zamanda yanlış verilen bir mesaj kaoslara sebebiyet verebilmektedir. Dolayısıyla yazar fikirlerin çalışabilir bir mekanizmaya (işletme), mesajların ise yanında bir yol açıcı konumda sağlanması gerektiğine dem vuruyor.

MARKA BİLMECESİ – DUNCAN BRUCE, DAVID HARVEY

İş yaşamını merkezine alıp marka kavramını yeniden konumlandırma noktasında farklılıklar sunuyor. Günümüz ulus ve uluslararasında ciddi miktarda marka bulunuyor ve artık marka, şirketler için gizli silah misyonunu yüklenmiş durumda. Bu durumda markanın şirketler için sürekli geliştirilip farklılaştırılması gerekilen varlığı yapıyor. Şirketlerin varlığı marka değerleri ile belirleniyor. Kitap ünlü markaların değerlendirilmesi ve yeni markaların yaratılma yolları ile var olanlar için farklı bakış açıları sunarak değer sağlaması önemli bir anlam ifade ediyor.

İŞ DÜNYASINDA EZBER BOZANLAR – GERRY THOMPSON, DAVID W.MELLOR

İş dünyasında farklı düşünüp bu doğrultuda karar alma cesareti ile aksiyona geçebilen yöneticiler tarih yazabiliyorlar, ezberleri bozabiliyorlar. Biz buna günümüzde inovasyon diyoruz çoğunlukla. Kitap ise muhakkak sizlerinde denk gelebileceği ünlü bir yöneticinin olacağı bir yıldızlar geçidinden değerli yaşanmış hikayeler sunuyor. İş hayatında sosyal hayatın önemi ve ne yapıyoruz, niye yapıyoruz, nasıl yapacağız gibi sorularla beyin fırtınası yaptıran tavsiyeler bölümü de sunuyor.

MARKALAR VE MARKALAŞMA – RITA CLIFTON

Marka kelimesinin bilge ismi yönetiminde oluşturulan bir ekibin hazırlamış olduğu bu kitabı okumak hem mutluluk verici hem de ciddi anlamda düşündürücü ve ilham verici. Artık her şeyin ve herkesin bir marka niteliği taşıdığı bunun en önemli nedeninin ise başkalarının sizi nasıl gördüğüne verdiğiniz önem. Bunu ölçmek ve anlamak gereklidir ki temsil ettiğiniz şeyi en farklı şekilde yapabilesiniz. Marka kavramının hayatın her alanında olduğunu ve özellikle kurumsal boyutlarda bunun nasıl başlatılıp sürdürüleceği, devamlılığının ne şekilde sağlanabileceği üzerine değerli bir işlevsel kaynak mahiyetinde.

DÜZ BİR DÜNYADA YÖNETİCİLİK – SUSAN BLOCH, PHILIP WHITELEY

Hayatlarımızda hiçbir zaman yüz yüze gelme olasılığımızın bulunmadığı insanlarla bağlantı kuruyoruz, toplantılar yapıyoruz, iş yapıyoruz ve bu pandemi dönemi ile beraber hız kazandı. Yerel zihniyetin yerini küresel zihniyete bıraktığı zamanlardayız. İş dünyasında yöneticilik kavramlarınında farklılıklar arz ettiği ve “insani internet” olarak adlandırıldığı hız çağındayız. Moral motivasyon önemi, etkili hız sağlamak için internete uyum gibi yeni kültürler yaratıp uyarlama ve sürdürebilme noktasında zorlu deneyimleri, süreçleri aktarıyor.

AKILLI PERAKENDECİLİK – RICHARD HAMMOND

Sizi en iyi yapanın ne olduğunu sorarak okurları düşünmeye ve ardından ise perakendecilik deneyimlerinden yola çıkarak pratik ve yararlı bir rehberlik sunuyor. Ticarette pratik yöntemler ile kazanç oranlarınızı artırabileceğiniz önerilerde bulunmasının yanı sıra özellikle işletmelerin ciddi gider harcamalarına girmeden nasıl küçük değişikliklerle büyük etkisel geri dönütleri sağlayabileceği üzerine değerli bir kitap. Yazarında deyişi ile; kural 1: Müşteri her zaman haklıdır, kural 2: Müşterinin hatalı olduğu durumlarda 1.kural geçerlidir.

DANIŞMANLIK BECERİLERİ – JOHN McLEOD, JULIA McLEOD

Normal yaşantımızda farkında olarak ya da olmayarak birilerine örtük danışmanlık verdiğimizi biliyor muyuz? Ancak psikolog ve türevleri meslekler ile şirketlere danışmanlık tarzı konularda direk olarak danışmanlık veriliyor. Bu kitap ise aslında tek bir meslek grubuna değil bütünsel olarak yaklaşmış ve eğitimine istinaden üzerine katmak için almak isteyenler ile normal yaşantısında bilinçlenmek isteyen herkesin okuyabileceği türden.

İş Dünyası Kitaplarından 3

Kurumumuzda en önem verdiğimiz noktalardan biri okumalarımızdır. Okumanın, daha çok okumanın bilgi işlem gücümüzü artırarak; karar mekanizmasının, risk problemlerinin üstesinden gelinmesinin, kriz etkilerine karşı koyabilmenin vb. durumlarda önemli güven, karar mekanizması sağlayıcı kaynaklarımızdan biri olduğunu biliyoruz.

AMAZON – JOHN ROSSMAN

Jeff Bezos’un “en sihirli girişimlerimden biri” diye tanımladığı Amazon Marketplace’in kurucusu, strateji uzmanı John Rossman dijital kurum stratejisi, kültür ve inovasyon konularında dünyanın en çok aranan değerli uzmanlarından ve kendisinin hayat verdiği bu kitap girişimciler için adeta farklı bakış açıları, kazanımlar sunacak.

İnsanın en büyük hatalarından biri kısa vadeli sonuçlar uğruna uzun vadeli değerleri feda etmesi olduğunu belirten yazar, plan değil planlamanın ilerlemede kaide olduğunu belirtiyor. Amazon’un dünyanın en büyük pazar yeri olmasının kriterlerini, prensip ve disiplinlerini ortaya koyan yazar amazonu zirvenin lideri yapan 14 amazon yasası maddelerini örneklerle irdeleyerek sunuyor.

‘Ölçemediğiniz şeyi yönetemezsiniz’ sözünün ne denli ilerleme ve dönüşümün baş kaynaklarından biri olduğunun altı çizilen eserde yapıcı eleştirinin, hızlı hareket etmenin, bürokrasiyi yıkmanın, dijital yeterlilikleri artırmanın önemine değiniliyor.

JEFF BEZOS: AMAZON HİSSEDARLARINA MEKTUPLAR – STEVE ANDERSON, KAREN ANDERSON

Steve Anderson ve Karen Anderson tarafından, Amazon CEO’su Jeff Bezos’un hissedarlara yazdığı mektuplar analiz edildi ve işletme sahipleri, girişimciler için adeta yol haritası niteliğinde bir esere dönüştü. Kitapta sunulan 14 büyüme prensibi ise Amazon’un tırmanışının aslolan yapı taşlarından.

En önemli adım risk almak olarak belirlenmiş ancak bunu kendi yararınıza kullanımını bilmediğiniz zaman risk almak maliyetli hatta felakete dönüşecektir. Dolayısı ile Jeff Bezos’un mektuplarının da temeli olan neden, ne zaman, nasıl risk aldığını ve başarıya ulaşma yollarını anlattığı yıllık inceleme mektuplarının analizi olan bu kitap esin kaynağı mahiyetinde.

ZOR ŞEYLER HAKKINDA HER ŞEY – BEN HOROWITZ

Bir şirket kurmanın, girişim başlatmanın kişiyi kaçınılmaz olarak gergin çıkmazlara ve zor zamanlara iteceğini belirten yazar; kendisinin de bu gergin ve zor zamanlardan geçmiş biri olarak bizatihi her ne kadar koşullar farklı olsa da koşulların altında yatan modeller ve unutulmaması gereken derslerin hep aynı olduğunu belirtiyor.

Yaşadığı deneyimler ışığında bir perspektif sunan Horowitz, geleneksel bilgi ve kestirmelerden gitmek yerine inşa ede ede, kat üstüne kat çıkarak ilerlemenin daha kalıcı olduğunun altını çiziyor. Bir CEO olarak farkın yaratılabileceği anlar; saklanmak veya kişinin ölmek isteyeceği anlardan geçer, malum kritik karar alma süreçleri kaderleri de şekillendirir. En önemli girişimcilik dersinin saklı olduğu kilit cümle ise, “mücadeleyi kucaklayın” oldu.

SIFIRDAN BİRE – PETER THIEL, BLAKE MASTERS

PayPal’ın kurucu ortağı tarafından kaleme alınmış ve start up’lar hakkında fikirlerini ve düşüncelerini günümüz dünyasındaki örnek hikayelerle pekiştirmiş. Yeni bir arama motoru yazmak kimseyi Google yapmayacaktır. Yeni bir sosyal medya kurmak kimseyi yeni Facebook yapmayacaktır. Çünkü girişimde zamanlama önem arz ediyor ve bu firmalar doğru zamanlamayı yakalamış olan firmalardan ibaret. Dolayısı ile herkesin kendi doğru zamanını bir şekilde bulup kendi girişimine özgü adım atması gerek.

Günün sonunda kazanan insanların sebep ve sonuca inandıklarını ancak sığ insanların ise şansa, koşullara riayet ettiğini belirten yazar, parlak zekanın önemine güçlü vurgu yapmanın akabinde cesaretin zekadan dahi daha az bulunduğunu belirtiyor.

Kimsenin gücünü büyük görmemenin gerektiğini belirten kitapta; şirket kurucularının önemi yaptığı işte değer üreten tek kişi olduğundan değildir, şirketindeki herkesin en iyisini yapmasını sağlayan kişi olmasından ötürüdür önemleri.

PARANIN PSİKOLOJİSİ – MORGAN HOUSEL

Morgan Housel’in kaleme aldığı eser, ister finans dünyasından olsun ya da olmasın herkesin okumasında derinlik kazanacağı türden. Maddi varlığını artırma noktasında, zengin olabilme niyetinden ziyade sadece finansal özgürlüğünü tercihi etkileyiciydi. İnsanın ne istediğini bilmesi ve duruşunu ona göre koruması karakter içinde olgunluk göstergelerindendir. Ancak finansal başarıyı bir ölçüde şansa da bağlayan yazar, kişinin bilgi birikiminin ne kadar engin olursa olsun başaramayabileceğini de ekliyor. Nedeni ise, yatırım işlerinde bilgisinden ziyade psikolojisini iyi yönetenlerin daha fazla başarılı olduğudur. Büyük getiriler yerine çökertilemez olabilmek aslolandır, çünkü çökmedikçe uzun zaman diliminde zaten bileşkelemenin etkisiyle büyük getiriler elde edilecektir. İş dünyası için tavsiyesi; “fazla borca girme, ekonomik çöküşlerde panikle satış yapma, ticari itibarını lekeleme, kendini ateşe atma, sabırlı ol.”

Her planın en önemli kısmı, planın plana göre gitmeyeceğini bilmek ve ona göre yol almak olduğunu belirten yazar, modern zamanlarda, “sıradan” bir yaşamın olağanüstülüğünden dem vuruyor.

İnternet insanların karşısına yeni bakış açıları çıkardıkça, insanlar o bakış açılarının var olmasına giderek daha çok öfkeleniyor ve yapan kişinin kendisi olmadıkça her işin kolay göründüğü günümüzde kendimizi yetiştirmenin önemine ayrıca vurgu yapılan değerli bir kitap.

ÖZGÜR VE BEDAVA İNTERNET ÇAĞINDA BİLGİ – CORY DOCTOROW

Günümüzde özgürlük çığırtkanlığı yapan internetin her şeyi birbirine katarak özgünlüğü karartması ve kaliteli kalitesiz bilgi akışını bir araya getirerek bilgi adı altında yozlaştırması durumunu odağına alan bir kitap. Felsefe ve akademi açılarından derinlemesine analizlerden yoksun olsa da iş dünyası içerisinde olan bilhassa girişimciler için önerdikleri; içeriklerin özgünlüğü, takasın dürüstlüğü, mesajın yayılması ve sonucunda ise müşteri kitlelerinin artacağıdır. Kitapta post-modern dünyada bilginin ne olduğu ve nasıl dolaştığından ziyade “nasıl satıldığı ve bu satışların sosyolojik olarak nelere yol açtığı” aktarılıyor. İktisadi yönü ağır basmakla beraber kayda değer bir teknoloji kitabı olmadığını belirtmekte fayda var.

21 GÜNDE BÜYÜK BİR FİKİR ÇIĞIR AÇICI İŞ KONSEPTLERİ YARATMAK – BRYAN MATTIMORE

Öncelikle belirtmek gerekirse girişimcilik ile ilgilenenler için yukarıda verdiğimiz tavsiye kitaplara bir ek ise bu eser olacaktır. Yazar inovasyon danışmanlığı ile Fortune 500 şirketlerine danışmanlık veren ve aynı zamanda cirolarını artırarak adından da söz ettiren bir değer. 21 gün boyunca günde en fazla 1 saat ayırarak kitabın ciddiyetle okunup, değerlendirilmesi için bir program öneriyor. Kendisinin de deyimiyle “eylem içinde öğrenmeye” davet ediyor.

10 ÖLÜMCÜL PAZARLAMA GÜNAHI – PHILIP KOTLER

Her zaman yapılması gerekenler anlatıldı ancak bu sefer önemli başlıklar altında sıra yapılmaması gerekenlerin anlatımında hem de bir pazarlama duayeninin kaleminden. Pazarlama dünyasında ayakta kalmanın hangi şartlarda gerçekleşebileceğini satırlara döken yazar pratikte yapılan hatalardan da örnekler vermesi, pazarlamanın günlük dinamiklerinde hatalardan kaçınmak açısından faydalı bir kaynak sunuyor. Birçok şirketin pazarlama konusundaki yetersizlikleri nedeniyle yok oluşa sürüklendikleri bir gerçek ve kitapta bu döngüden kurtulmanın yolları anlatılıyor. Pek çok şirket için geçerli olan en büyük tehdit tespiti ise, var olan bir rakipten ziyade yeni ve daha iyi teknolojilerin varlığı olduğudur.

Kısacası; her şirket başka birileri onu yemeden önce kendi kendini ye(nile)melidir.

DEĞİŞİM VE GEÇİŞ DÖNEMİNİ YÖNETMEK – RICHARD LUECKE

Kendi kişisel hayatımızda olduğu gibi şirketlerde kendi bünyelerinde değişim, dönüşüm geçirirler ve bu revizyon dönemleri sancılı geçebilir, hatta yıkıcı bir hal dahi alabilmektedir. Bu nedenle hem teorik hem de pratik örneklemeleriyle kitap değerli bilgiler sunuyor.

İLKELER: HAYAT, İŞ – RAY DALIO

Şirketin ismini Fortune 500 şirketleri arasına yazdırmış başarılı bir girişimcinin hayat yolculuğunda yaşadıklarının hikayesi mahiyetinde bir kitap. Yazarın kişisel hayat hikayesinin yanı sıra şirketi olan Bridge Water’ın kuruluşunda yaşadığı zorluklar karşısında, kaygının iyi görünmekten ziyade kişinin hedeflerine ulaşmak olması gerektiğini ifade ederek tarz’a değil öz’e ehemmiyet göstermesi örnek bir yöneticilik davranışı.

Yönetim anlayışı noktasında liyakat esası, “Fikir meritokrasisine sahip olmak için gerçek düşüncelerinizi masaya koyun, saygılı bir şekilde tartışın, fikir ayrılıklarını aşmada üzerinde anlaşılmış yöntemlere bağlı kalın.”

Her yönetici tarafından yapılan hataların kayıt altına alınarak not edilmesi yarınlara paha biçilmez bir tecrübe mirası bırakacaktır ve işlerin sürekliliğine de kazanım sağlayacaktır. Yazarında aktardığı üzere; “hata yapmanın sorun teşkil etmediği, hatalardan ders çıkarmamanın kabul edilemez görüldüğü bir kültür inşa edin.” Ancak hataların büyüklük oranlarına bağlı olarak yerinde doğru teşhisin konulması kurucunun asli görevlerindendir.

İş Dünyası Kitaplarından 2

Sıradışı markalar ve şirketler oluşturmak için çok çalışıyoruz ancak çalışmalarımıza en büyük kaynaklık eden noktalardan birisi okumalarımız ve bu okumalarımızdan seçtiklerimizi sizlerle de paylaşmak istiyoruz. Yarar sağlamak temennisi ile.

DEVLET GİBİ GÖRMEK – JAMES C. SCOTT

Her ne kadar anarşist düşünür kimliğe sahip bir yazarın kaleminden çıkmış olsa da yazar aslında masa başında toplum mühendislik başarıları oluşturmaya çalışan sözde politikacılara, sadece her koşula ayak uydurmaya çalışan memurlara ve gerçekliği kendi vizyonlarına uydurmaya çalışan otokrat tek adam yönetimlerine sitem ediyor. Geçen yüzyılı odağına alan yazar, şehirleşme planlarının doğru uygulanması ile kalkınma programlarının doğru tespitinin önemine dem vuruyor. Her planlama ile her programda aslolan; yerel bilginin kullanılmasıdır, bilgi birikiminin göz ardı edilemez rolünü göz ardı eden baskın planlama zihniyeti, başarısız toplumsal kalkınma planlarının mimarlarıdır.

20.yy’da insanların yaşadığı büyük trajedilerden olan Çin’deki büyük atılım, Rusya’da kolektivasyon çabaları ve Tanzanya, Mozambik ile Etiyopya’daki zorunlu köylüleştirme uygulamalarında kaybedilen yaşamlar, telafisi olmayacak şekilde oluşturulan büyük hasarları yerinde görerek de deneyimleyen yazar, bunları dört bileşene bağlıyor. İlk bileşen; devlet yöneticilerinin kalifiyesi ve bu yöneticilerin hangi politikalara verdikleri önceliktir. İkinci bileşene yüksek modernist ideoloji tanımlamasını yapıyor ancak burada bilimden ziyade planlamalarda estetik kaygısı güdülüyor ve kontrol edilebilen mikro düzenlerin yaratılması durumu söz konusu. Verimden ziyade kontrol edilebilirliğin hakim olduğu toplumsal düzen – kısacası, şehirleşmeler arttıkça, ekonomik gelişim sağlandıkça, devlet kendi hakimiyetini de pekiştirmek için şehirleri ızgara şeklinde inşasını mecburi kılıyordu. Kapitalist girişimciler dahi planlarını hayata geçirebilmek için devlet müdahalesine başvuruyordu. Üçüncü bileşen; zor gücünün kullanımı ile yüksek modernist tasarımları inşa etmek isteyen otokrat devlet yönetimidir. Burada devletin ağırlıklı, baskıcı rolünü görüyoruz. Devrimci ruhların yükselmeye başladığı dönemdir. Dördüncü ve son bileşen ise, direnmekten aciz, yoksul bir toplum. Halkı sindirmeye endekslenmiş otoriter devlet karşısında halk mücadelelerinde başarısızlığa uğramış ve otokratlar tarafından çizilen yazgılarına mahkum edilmişlerdir.

Yerleşim birimlerinin küçük görülen köylülerin deneyimleri, pratik bilgilerinden yararlanarak kalkınma planları oluşturulup, uygulansaydı eğer çok şey değişebilirdi. Köylüler yıllarca bölgelerinde, gözlem alanında yetiştiklerinden ötürü tarlasının başında durmayan bir yetiştiricinin de araştırmacı bilim insanının da asla fark etmeyeceği şeyler bilecektir.

Bu denli masa üzerinde oluşturulan yüksek modernist planlamaların, otoriter güç tarafından desteklenmiş olmalarına rağmen neden başarısız oldukları altı çizilerek okunması gerekilen değerli aktarımlarda bulunuyor yazar. Modern dünyayı anlamak babında değerli bir kaynak.

Devletçi planlamaların başarısızlığa olan mahkûmiyet portresini çizen yazarın en dikkat çekici örneklerinden biri ise binlerce canlı türünü barındıran ormanlara “kereste fabrikası” gözüyle bakan Prusya devletinin yol açtığı sosyal ve ekolojik yıkımlardır.

Devleti hem özgürlüklerimizin hem de tutsaklıklarımızın zemini olan, tartışmalı bir kurum olarak belirtip, devlet yönetiminde orman biliminin mantığı, ticari sömürüyle hemen hemen aynı olduğunu yazıyor.

SÜPER ZEKA – NICK BOSTROM

Yapay zekanın imkân ve sınırlarına dair kapsamlı bir eser kaleme alan Nick Bostrom’ın temel iddiası, insani değerleri koruyacak bir süper zekâ geliştirmenin mümkün olduğu üzerine. Zekaya ayrı önem atfeden değerlendirmesi ise; gelecek doğal ya da yapay zeka fark etmeksizin kimin elinde olursa olsun zekanın evrendeki varlığının daim süreceğidir.

Transhumanizma ve posthumanizma’nın yakın gelecekte insan hayatına ne denli etkilerde bulunacağı, nasıl yön vereceği, nesnelerin interneti, 5G, cyborg, humenoid vb. birçok kavramın hayatımız üzerinde nasıl bir dönüşüme sahne olacağı, yapay zeka uygulamalarının ve nanoteknolojinin insan üzerindeki etkisi dahil bir çok konuya değinen değerli bir kitap. Bu noktada bizim de kendimize sormamız gereken doğru soru “Çağ değişiyor, peki ya sen?” Yapay zekanın hali hazırda insan zekasını geride bıraktığı bir gerçek. Kitapta ancak türsel bir yapay zekanın sevgi, nefret, gurur ya da benzer ortak insan duygularıyla hareket etmesini beklemek ve bunun sadece kasıtlı ve ciddi bir çaba gerektirmesi sonrasında gerçekleşebilecek olması hem büyük bir sorundur hem de büyük bir fırsattır diyor.

Teknik bir kitap olmakla beraber felsefi derinliklerde barındırıyor olması kayda değer.

Bugün büyük paraların döndüğü ve sıkı rekabetlerin sergilendiği küresel finans piyasalarında da yapay zekanın hakimiyetini arttırdığını görüyoruz. Malum süper zeka tanımında da belirtildiği üzere “insanların bilişsel performansını her alanda katbekat aşan her türlü zeka.” Gelişim süreklilik arz eden bir durum olması hasebiyle, kusursuz işleyen şeyler elde etmeden önce, kusurlu işleyen şeylerin edinimi kaçınılmaz.

Nick Bostrom’un anlamlı tespiti, “İnsanlığın dünyadaki egemen konumunun esas nedeni beyinlerimizin diğer hayvanlarla kıyaslandığında birazcık daha fazla yetiye sahip olmasıdır.” İlerlemenin sağlanması için isteklerimizin birbirine müdahale etmekten ziyade birbiriyle bütünleşmesi gerekir.

YAŞAMSAL ZENGİNLİK YARATMAK – DEEPAK CHOPRA

Sınırsız bir zenginlik tabiatımızda mevcut ve yapmamız gerekenin hafızamızı tazelemek olduğunu belirterek kitabına giriş yapan yazar, maddi evrenin bilgi ve enerjiyle şekillendiğini naklediyor. Rumi’nin, “Suların durulmasını izin verin, yıldızların ve ayın varlığınıza yansıdığını göreceksiniz” sözünün yansıması mahiyetinde bir kitap olmuş. Hayatın maddi zenginlik yaratmakla beraber aynı zamanda kişinin yüreğinin de zengin olması gerektiğine dem vuran bir kitap.

Doğa misali, sessizlikte eylem için potansiyel vardır ve hareketin dinamosu sessizliktir, sessizliğin artması ile hareket artması arasında paralellik olduğunu belirtiyor yazar. Yaşadıklarımız bir şeye ne ölçüde dikkat verdiğimizin bir tezahürüdür vurgusu değerliydi.

SİSTEM ÇARESİZ EĞİTİM SİZDE – ERHAN ERKUT

Erhan Erkut Hoca, gerek yazıları, gerek gençlerle yaptığı YetGen çalışmaları, gerek girişimci programları ve gerekse yayınlarındaki heyecanıyla kötü giden eğitime bir olumlu etki oluşturma gayretinde. Kitabı şahsınız için olmasa dahi en azından yarınlarımızın teminatı çocuklar için bilinç oluşumu için okumak kayda değer.

Kitapta eğitimin tarihine, neden insan yetiştirdiğimize, eğitimdeki değişim tetikleyicilerine ve boyutlarına, alternatif eğitim kurumlarına, üniversitelerdeki sorunlara odaklanırken bunlara ülkemiz ve dünya eğitim sistemlerinden örneklemeler sunması çok değerli. Son bölümde ise paydaşlar noktasında tavsiyeler naklediliyor.

Altı çizilecek bahsi geçen noktalardan biri: kuşaklar geleceğe emin adımlarla yürümeye çalışmanın güç olduğunun farkındalar ancak mevcut belirsizlik kavramı da göz önünde bulundurulduğunda, belli olmayan bir geleceğe emin adımlarla yürümeye çalışmak, ayakta kalmaktan daha zor.

Bugünkü okullar ile hapishaneler arasındaki çarpıcı benzerlikler üzerine yazdıkları önemliydi.

Öğrencilerin bireysel yeteneklerinin analiz edilip güçlendirildiği bir eğitim tasarısı fikrinin geleceği yeniden şekillendirebileceği söylemi önemli idi çünkü; saatler içinde fikirlerin değişip geliştiği bir dünyada eğitim reformunun, bireyin ve toplumun hızlı entegrasyonu ile mümkün olabileceğini savunurken, coğrafi farklılıkların eğitim alanında sorun teşkil etmeyeceğini, etmemesi için herkesin elinden geleni yapması gerektiğini dile getiriyor.

ÖMRÜMDEN UZUN İDEALLERİM VAR! – SUNA KIRAÇ

Kitabının girişinde hayatı bir MR makinesine benzeterek, belirsizlikle dolu bir tünel ve kimi zaman huzur, kimi zaman patırtı gürültü içinde geçen bir yaşam benzetmesinde bulunuyor. Sayfaları ardı ardına geçince idealist ve sanatsever bir kadının hayat öyküsünün derinliklerine şahitlik ediyorsunuz.

“Koç kültürü” diye tabir edilen ve Koç topluluğunun kolektif hafızasının oluşumu için, topluluk içi kurumsallaşmada en belirgin özelliklerden biri her şeyin yazılı olarak kayıt altına alınmasıymış. Şirket içerisinde haberleşme kayıtlarının tutulması amacıyla kişiler arası mektuplaşma olurmuş ve Suna Kıraç, İnan Kıraç’a gönderdiği bir mektubunda; Türkiye gibi ekonomik ve politik platformu kaygan bir ülkede, birtakım işlerin kısa zamanda düzeleceğini beklemek hayal olur” diyor. TEGV’nı kurarak ülkenin gelişim noktalarından biri olarak gördüğü eğitim konularına öncelik vererek elini taşın altına koyması bundan olsa gerek. Kendisinin de naklettiği üzere; “Ekonomik zorluklar aşılır, siyasi krizler çözümlenir ancak çocukları harcanmış bir toplumu onarmak mümkün değildir.”

Şirket yönetiminde babası Vehbi Koç ile ortak başarılarından biri şirketlerinin başına en iyi, doğru kişileri seçebilme becerilerindeydi. Yöneticileri şirkete ortak ederek aynı zamanda aidiyet duygularını da geliştirerek bağlılıklarını arttırmaları önemli bir nokta.

Elinde bulunan maddi imkanlarla ülkeye kazandırdığı kurum ve kuruluşların yanı sıra hayat öyküsünde; çocukluk çağından ilkokulu sıralarına, lise yıllarından gençliğine, evlilik döneminden iş hayatına, yaşadığı ve edindiği tecrübeleri sade ve anlaşılır bir dille okuyucuya akarmış 300 sayfalık değerli bir otobiyografi.

HİPER – BAĞLI BİR DÜNYADA İTİBAR STRATEJİSİ VE ANALİTİĞİ – CHRIS FOSTER

Bilginin üzerimize saat, gün, ay fark etmeksizin yağmur misali yağdığı günümüzde bilgiye erişimi, kişilere erişimi, kurumlara erişimi ciddi anlamda kolayca sağlayabiliyoruz. Üstelik bunlar için yardım almadan kolayca birkaç işlemle halledebiliyoruz. Ancak bir durum var ki, yıllarca kat üstüne kat çıkma misali bin bir emekle kurulan şirketler itibarlarını saniyeler içerisinde kaybedebiliyor. Şirketlerin kaybettikleri itibarlarını nedenlerine bağlı olarak geri kazanması her ne kadar olanaklara tabi olsa da kolay olmayabiliyor. Chris Foster’ın 20 yıllık deneyimlerinin süzgecinden geçirerek aktardıkları, bu denli birbirine bağlı teknoloji dünyası üzerine paylaşımları önem arz ediyor. İtibar tanımı mukayyetinde; kurumsal davranışların, değerlerin, aksiyonların bir sonucudur ve en önemlisi ise rekabetçi dünyada avantaj yaratan ve onu sürdürülebilir kılan bir dizi bilimsel süreç vasıtasıyla türetildiğini belirtiyor yazar. Bu noktada veri akışının önemi ortaya çıkıyor. Veriden değer çıkarmanın önündeki engelin teknoloji değil, kurum kültürü olduğunu da unutmamak gerek. Dünyanın global bir köy olduğu gerçeği yadsınamaz bir şekilde izahatları ile yapılmış. Düşünmeye yönelten bir soru ise, değişimin kendisi olmak istiyor muyuz yoksa başkalarının sektörümüzü değiştirmek için yaptıklarını izleyen konumda kalmak mı? Malum durduramayacağımız bir değişim gerçekleşiyor.

KENDİ İŞİNİZİN PATRONU OLUN – JEFFREY J.FOX

Okulunun yanı sıra hem parasını kazanmak isteyen hem de çalışmaya hevesli bir çocuğun gazete satarak çıktığı yolculukta, hayatındaki metaforlar sayesinde, işletmeler ve iş planları hakkında bilgiler sunan bir kitap. Yalnız gazete satmanın yanı sıra satışlarda gösterdiği yaratıcılıklarla nasıl kendi imzasını oluşturduğunu gösteriyor. Bunlardan bir tanesi ise, yağmurda gazetesi ıslanan bir müşterisinin kapısına gazetesini bırakırken üzerine not yazarak müşterisinin haftalık ödemesinde ıslaklıktan ötürü ıskonto yapması ve bunun müşterilerde yarattığı etkinin kendisine kazandırdığı değerliydi. O kadar gazete satıcısı çocuk arasından girişimciliğiyle, özverisiyle ve özsaygısıyla hareket etmesi daha sonra onu bambaşka noktalara getiriyor.

SINIRSIZ ZİHİN – JO BOALER

Öğretmenlerin tek kalıp insan yetiştirmekten öte belirsizlikleri benimsemeleri, bir şey bilememe ve hata yapma konularında tolere olmaları gerek ki, her sene milyonlarca çocuğun öğrenme heyecanıyla başladıkları okullarında, ötekiler kadar zeki olmadıkları fikrine kapılarak hayal kırıklığına uğramasınlar.

Yazarın Stanford Üniversitesi’nde matematik eğitimi profesörü olduğundan ötürü tamamen yapılan araştırmalar doğrultusunda bilimsel temellere dayanarak yazmış olduğu bu eserinde; bir alanda başarılı olarak görülen insanların o tür bir beyine sahip olduğu tezlerini çürütüyor kitabında. Yazar insanların istedikleri alanda kendilerini geliştirme yoluyla, yeni nöral yolların keşfedilmesine izin vererek doğuştan gelen farklılıkların gölgede kalacağını bilimsel veriler ışığında kanıtlıyor. Hiç kimsenin belirli bir konu için ihtiyaç duyduğu beyinle doğmadığını ve herkesin ihtiyaç duyduğu nöral yolakları geliştirmesi gerektiğini aktarıyor. Beynimizin “sabit” olmadığını; her an değişim, büyüme, adaptasyon ve yenilenme döngüsünde olduğunu ortaya koyan ‘Sınırsız Zihin’, her birimizin sınırsız potansiyele sahip olduğunu kanıtlaması ve daha da önemlisi bunu nasıl başarabileceğimize dair stratejiler geliştirmesiyle okunmaya değer bir eser. Eserini on iki farklı yayıncıya gönderip reddedilen ancak şimdi tarihin en başarılı yazarlarından biri olan J.K.Rowling’in deyişiyle; “Öyle ya da böyle bir şeyde başarısız olmadan yaşamak imkânsızdır; tabii neredeyse yaşamamış sayılacak kadar dikkatlice yaşarsanız o başka, ama o durumda zaten baştan kaybetmişsinizdir.”

ALİBABA’NIN DÜNYASI – PORTER ERISMAN

Her olaydan ders çıkarılması gereken bir başarı hikayesinin portresini çiziyor eserin sahibi, aynı zamanda da Alibaba kuruluşunda, yükselişinde etkin rol oynayan eski yöneticisi. Okunmaya değer, girişimciler için adeta ders kitaplarından biri konumunda.

World Economic Forumu 19’nda sahne alan Alibaba kurucusu Jack Ma, iş dünyası ve başarı üzerine değerli detaylar paylaştı. “Yarının uzmanı yoktur, ancak dünün uzmanları vardır” sözüyle, girişimcilik cesareti ve inovasyon üzerine derin bir mesaj verdi. Kendisinin hayat hikayesinde de anladığımız malum yazarında söylediği üzere, “İnsan bir tavşan kadar hızlı koşmalı ama bir kaplumbağa kadar sabırlı olmalı.”

Jack Ma: “Hayallerinize inanın, iyi insanlar bulun ve müşteriyi memnun ettiğinize emin olun. Çin’e profesyonel yöneticiler yollayan bir sürü Amerikan şirketi gördüm. Onlar Amerika’daki patronlarını memnun ediyorlar ama Çinli müşteriyi değil ve böylece başarısız oldular.” Bu söylemlerin o gün, o salonda birisi tarafından hızlı hızlı not edildiğini belirten yazar, o kişinin Amazon CEO’su Jeff Bezos olduğunu belirtiyor.

7 ay sonra ise WSJ’ye Jeff Bezos verdiği bir röportajda “Çinli müşterilerini memnun etmek yerine Amerikalı patronları memnun etmeye uğraşmanın bir hata olduğunu” gördüklerini açıklaması, yazarın kaleminden Jeff Bezos, Jack Ma’ dan bir şeyler öğrenmişti.

Jack Ma, adeta telkin derecesinde belirttiği üzere; “Bugün zordur. Yarın daha zordur. Yarından sonraki gün güzeldir. Ama şirketlerin çoğu yarın gece ölür ve ertesi gün güneşin doğduğunu görme şansını bulamaz.

Yazarın kitabında bilhassa üzerinde durduğu bir konu var ki her şirketin şartsız koşulsuz dikkat etmesi gereken bir nokta; meritokrasi konusu. Kelimenin diğer bir manası ile her koşulda liyakata değer, geleceğe yürümenin mihenk taşlarını oluşturur.

İŞ ÜRETİM MODELİ – ALEXANDER OSTERWALDER, YVES PIGNEUR

Alan fark etmeksizin iş dünyasına girmek isteyen herkesin okumasında yarar göreceği bir kitap. Eski iş modellerinin yeni nesil şirketlerin oluşumunda nasıl değer üretim sıkıntısı oluşturduğuna değinen yazarlar, geleceği dizayn etme vizyonu benimseyen şirketler ve kural koyucular için bir başucu kitabı hazırlamış. Özellikle girişimciler için bir fikri hayata geçirmeden önce temel oluşması babında okunması elzem.

İş Dünyası Kitaplarından 1

İnsan, ne kadar çok okudukça bir o kadar da okumadığını fark ediyor nedeni ise, nitelikli kitapların sayısı ve bu sayının sürekli olarak yüksek seyir izlemesi. Bunlara ek olarak ise, bloglar, köşe yazıları, dergiler, youtube anlatıları ve twitter… Kaynaklar günümüzde sınırsız ancak zaman kısıtlı, doğal olarak yetkinlik oluşturmada seçicilik elzem oluyor.

İş dünyası içerisinde gördüklerimiz; şirket politikalarında alınan istikameti çoğunlukla yolun üzerindeki çakıl taşları bozuyordu, ancak çakıl taşları gibi pürüzlerin yolun üzerinden kaldırılmasının akabinde düzelmelerin sonuç göstergelerine pek yansımadığını görmek, hem çalışmalarımızla farkındalığımızı artırdı hem de okumalarımıza derinlik kattı. İş dünyası ve ekonomi noktalarında okuduklarımızdan beğenerek seçtiklerimizi paylaşmak istiyoruz.

KARAR ALMA CESARETİ ( Yüzyılın En Büyük Finans Krizi ve Sonrası ) – BEN S.BERNANKE

2006 – 2014 yılları arasında Birleşik Devletler Merkez Bankası’nın başkanlığını yapan Ben S.Bernanke bu kitabında 2007 – 2008 krizinde dünya ekonomisinin kaderini her yönden etkileyebilecek bir konumda oluşunun yansımalarına, etkilerine, karar mekanizması süreçlerine, kişisel hayatına ve finansal krizde yaşananlara mercek tutuyor. Bernanke, görev süresince finansal kurumlardan sırasıyla gelen kötü haberleri ve bu haberler geldiğinde yönetim kuruluyla aralarında yaşadıkları tartışmaları ve nihayetinde attıkları adımlara değiniyor. Kriz döneminde ortaya çıkan likidite sıkıntısından ötürü birçok finansal kurum iflasın eşiğine gelmiş ve bundan ötürü 158 yıllık Lehman Brothers yatırım bankası batmıştı. Her ne kadar Birleşik Devletler hükümeti ve FED’in birçok bankayı kurtarması o dönemde kötüye kullanılabileceği gerekçesi ile eleştirilere maruz kalmış olsa da, Bernanke kitabında bu kurumlar kurtartılmasaydı, Büyük Buhran’dan büyük bir çöküş yaşanacağını, o dönemde başka imkanları olmadığını naklediyor.

Öyle ki, ekonomiye vereceği büyük hasar nedeni ile “batmasına izin verilemeyecek kadar büyük” banka ifadesi ile o dönemde tanışmıştık. Lehman Brothers yatırım bankası ile ilgili kısım, kitabın en dikkat çekici bölümlerinden biri. Bernanke, o dönem Lehman’ı da kurtarma taraftarı olduğunu şöyle bir örneklemle izah ediyor: “Onlara göre uyuklayan bir sigara tiryakisini kurtarmak, olsa olsa başkalarını da yatakta sigara içmeye teşvik ederdi. Fakat önce yangını söndürmek, sonra da sigara tiryakisini cezalandırmak ve eğer gerekirse yangına karşı güvenliği artıracak yeni kurallar getirmek ve uygulamak çok daha iyi bir yoldur.” Bernanke ve dönemin Hazine Bakanı Henry Paulson Lehman’ın iflası akabinde yaptıkları açıklamalarda yapabilecek bir şey kalmadığını, bunun bir tercih olduğunu nakletmişlerdi ancak kitabın son sayfalarına doğru geldiğimizde ve taşlar iyice yerine oturduğunda bunun doğru olmadığını ve piyasaları sakinleştirme amacı taşıdığını öğreniyoruz.

Geçmiş; biz karanlık bir yolda yürürken, yolumuzun sağında solunda yolu aydınlatan fenerler misalidir. Bu kitabın bana en büyük öğretilerinden biri, gelecekteki krizleri öngörebilmek noktasında geçmiş krizlerin neden çıktığının derinliğine inmemiz gerektiğidir. Geçmiş krizlerin hangi materyallerle çözüldüğünü öğrenmeliyiz ki gelecekte ne yapılması gerektiğini bilelim. Bernanke de kitabında: “Yakın geçmişteki krizler, finansal ve ekonomik bağlamda tamamen farklı yerlerde ortaya çıkmış olsa da önceki paniklerle kafiyelidir. Zaman zaman sanki sakızla ve bantla yapıştırıyormuş duygusu içinde olmamıza rağmen, bizim politikalarımız finansal paniklerle mücadelede geçmişte kullanılmış olan reçetelerden büyük ölçüde yararlandı ve sonuçta da krizi çözdü. Eğer çözemeseydik, tarihsel deneyimlerin işaret ettiği gibi, ülke bizim karşı koymak için mücadele verdiğimiz ve sabırla direndiğimiz bu çok ciddi durgunluktan çok daha kötü bir çöküş deneyimleyecekti.” diyor.

İŞİM GÜCÜM BUDUR BENİM ( İş İnsanının Yeni Sorumlulukları )  – BÜLENT ECZACIBAŞI

Şimdiye değin alışılagelmişin ötesinde bir iş insanı kitabı okudum diyebilirim. Kitabın ismi ise Edebiyatımızın güçlü kalemlerinden Orhan Veli’nin Dalgacı Mahmut adlı şiirinin ilk dizesini taşıyor. Hatta bu anlamlı şiirin ilk kıtasını okuyacak olursak eğer;

“İşim gücüm budur benim,
Gökyüzünü boyarım her sabah.
Hepiniz uykudayken,
Uyanırsınız bakarsınız ki mavi”

Konuya dönecek olursak; iş insanı için yönetim, ekonomi, sürdürülebilirlik, toplumla ve sanat – kültürle ilişkilerin ne mana taşıdığını Eczacıbaşı her biri alanında uzman akademisyenlerle soru – cevap formatında tartışıyor. Ekonomi ile ilgili olan bu tartışmalardan bazıları medyada yer aldı ancak ben ciddi anlamda bana ilginç gelen bölümlerinden biri olan “İş İnsanı ve Kültür Dünyamız” kısmına değineceğim. Cümlelerin altını çize çize okuduğum bölümde Bülent Eczacıbaşı, ODTÜ öğretim üyesi, sanat tarihçisi Jale Nejdet Erzen ve KHAS Üniversitesi’nden rektör yardımcısı ile iş insanının sanat ve kültürle ilişkisini irdeliyor. İş dünyasında sanat ve kültüre desteğin neden yaygınlaşmadığını, neden hemen hemen aynı isim ve kurumlarla sınırlı kaldığını benim de sürekli sorguladığım bir durum. Eczacıbaşı bunun cevabını Sakıp Sabancı’nın cümlesinden yola çıkarak net bir şekilde veriyor: “Biz yıllarımızı Sanayi Bakanlığı’nın, Maliye Bakanlığı’nın ve işlerimizle ilgili diğer bakanlıkların yollarında geçirdik. Şimdi anlıyorum ki yanlış yapmışız. Biz asıl Kültür Bakanlığı’nın kapısını aşındırmalıymışız”.

“Sakıp Sabancı kültüre yapılan yatırımın para getirmek şöyle dursun, sürekli harcama gerektiren faaliyetler olduğunu iyi bilirdi ama topluma hizmet etmek isteyen iş insanlarının kültür alanından uzak duramayacağını düşünüyordu.” diyor Eczacıbaşı.

Baktığımız zaman peki iş dünyası Sakıp Sabancı’nın dediği gibi Kültür Bakanlığı’nın kapsını aşındırmış mı? Olumsuz.

Eczacıbaşı’na göre, iş dünyasının kültür ve sanata verdiği destek, sağlık, eğitim, spor alanlarında yapılan katkılara göre yok denecek kadar az. “İş dünyamızla kültür dünyamız arasında neredeyse bir duvar var. Gerçekten bir iş insanının, ülkemizin en büyük sermayesinin kültür alanında yattığını görmemesi düşünülemez. Türkiyemiz, tüm dünyanın gözlerini kamaştıran kültür hazinelerinin ülkesi.” diye belirtiyor.

Bölümden her bir noktayı buraya ekleyemeyeceğim uzun olmasından ötürü ancak özetleyerek birkaç şeyi belirtmekte fayda olduğunu düşünüyorum. “Toplumun büyük bir çoğunluğu hem Doğulu hem Batılı olmayı kabul edemiyor. Hem Dede Efendi’yi, hem Beethoven’ı dinleyen, anlayan insanlarımızın sayısı çok az. Bu ikilemin yıpratıcı etkileri kültür dünyamızın sınırlarının çok dışına taşıyor.”

Hem ikilem hem de kutuplaşmanın sardığı dünyamızın, geleceğine ilişkin kaygı nedeni olan uygarlıklar çatışmasını kendi içimizde yaratma potansiyeline sahip “toplumsal fay hattı” ile karşı karşıyayız. “İş insanlarımız acaba bu fay hattından uzak mı durmaya çalışıyorlar?” diye soruyor Eczacıbaşı.

Kültür politikalarından, devletin kültüre ayırdığı bütçeye, özel sektörün kültür ve sanata katkısının nasıl özendirileceğine kadar geniş bir yelpazeyi kapsayan “İş İnsanı ve Kültür Dünyamız” bölümü başta olmak üzere kitabın sayfalarının her ardı ardına çevrilişinde üzerine düşünülerek okunması gereken bir kitap.

BAŞARILI BİR İŞİN SIRRI – HİKMET ERASLAN

İş dünyasında duayen, yeni adım atmış veyahut girişimci adayı olsun her konumda insanın okumasının elzem olduğu bir kitap. Hem bireysel çalışmanın anlam ve önemine hem de kolektif olarak çalışmanın değerine, dinamizmine istinaden yaşanmışlıklar, tecrübeler ışığında değerli bilgiler sunuyor. Her zaman aranılan bir şeydir; tecrübenin akıtıldığı kitaplar, zamanın olgunlaştırdığı ruhlarla buluşan bedenlerin oluşturduğu cümlelerin mürekkeplere bulanıp satırlara dökülmesi. Başarılı bir işin sırrı kitabında da tam olarak kat üstüne kat inşa etmede önemli bilgiler mevcut.

İçerdiği motivasyon, özgüven, ekip, liderlik, aile şirketleri, çalışan mutluluğu, organizasyon, inovasyon, markalaşma, sanat ve yeni dünya düzeni konu başlıkları arasında bilhassa üzerinde durduğu inovasyon ve sanat noktaları konusu etkileyiciydi. Kendisinin de deyimiyle: “İnovatif olmak demek, illa yeni bir şey keşfetmek anlamına gelmez; iş modelinizi değiştirip geliştirmek ve daha iyi ürünler veya hizmetler sunabilmek için çevrenizdeki değişimlere ayak uydurmanız anlamını da taşır.”

Revizyonun inovasyondaki önemi yadsınamaz. Çağın gerekliliklerini karşılayarak, kurumumuza esneklik kazandırarak, andan kopmadan bugünden geleceğin öngörülebilirlik derecesini yükseltebiliriz ve bu çevremizdekilerin aynı inancı taşımasıyla, iham verici insanlarla beraber olmakla, geçmişin ışığıyla bugünlerden yarınlara köprü kurabilecek yetkinlik taşıyan, değere katma değere katabilecek kadrolarla mümkün kılınabilir.

Hikmet Eraslan’ın kitabı taşıdığım bu düşüncelerimi daha da pekiştirmeme, geliştirmeme vesile oldu.

Başarı için sanatın önemine ayrıca bir bölüm ayırması ise çok değerliydi. İnsanların kendisinde fark ettiği gözlem yeteneğinin tabloları detaylarına dek incelemesi sebebiyle geliştiğini ifade ediyor.  Kurmuş olduğu holdinge ise rönesans dönemi sanatçılarından ünlü ressam Dosso Dossi’nin ismini vermesi de aslında sanata ne denli değer verdiğini gösteriyor.

Müzik ruhun gıdasıdır sözü hepimizin malumudur ancak sanat da bir yaşam derinliğidir desem yeridir. Çölleşen ruhlara yağmur, karanlığa gömülmüş zihinlere şafak misali, adeta karanlığın en koyu bastırdığı tan vaktinden hemen sonra ki doğan güneş ışıklarıdır.

ORGANİZASYON KÜLTÜRÜ – NAOMI STANFORD

Toplum kültürünün bir altı olan örgüt kültürü açısından değerli bir kaynak.

Naomi Stanford’ın da yazdığı üzere: “Şirketlerin, kamu kurum ve kuruluşlarının kendilerine has inşa ettikleri bir kültürü vardır. Bir şirkete yeni giren, yeni bir iş stratejisi getirmek isteyen, ya da rakip güçlere veya başka etmenlere karşılık vermeye çalışan pek çok idari müdür organizasyonunun “kültürünü değiştirme” niyetinden söz eder, çünkü çoğunlukla “kültürü”, başarmak istediklerini kısıtlayan bir unsur olarak görür.”

Ancak sorun nerededir? Çünkü sürekli gelişmeyi, dönüşümü destekleyecek bir kültüre nasıl sahip olunur, yeni bir kültür yaratımının gerçekleştiği nasıl anlaşılabilir, farklı strateji izleme ihtiyacının doğumundan sonra mı başka bir kültüre gerek duyulacak ya da kültür tam olarak nedir?

İş dünyasının organizasyon kültürü üzerine üç perspektiften bütünleştirici perspektifi tercih ettiğini belirten Stanford Yüksek Lisans İşletme Okulu diğer perspektifleri ise ayrımcı perspektif ve parçalı perspektif olarak belirtiyor. Apple’ın “bir gizlilik kültürü yarattığı” söylemi, Walmart’ın “ihtiyar Walton’ın yarattığı yalınlık kültürü”nden dem vurması gibi.

Kültür ölçümüne değinen yazar bunu üç kıstasa dayandırıyor; nicel (anketlerdeki gibi), nitel (bire bir görüşme veya odak gruplarındaki gibi) ya da bu ikisinin bileşimi (karma yöntem diye bilinir) gibi.

Kültür başarıya erişimde bir yolun üzerinde bulunan çakıl taşlarını ayıklamada yardımcı etmenlerden bir tanesidir çünkü iş başarısının temelinde koordinasyon vardır ve kolektif iş birliği gereklidir. Sürdürülebilirlik doğru organizasyon kültürünü kurmada yatar. Kültür bir hap değildir doğal olarak uzun soluklu bir maratondur doğru ambiyans elzemdir. Dolayısı ile kültür oluşturulabilir, öğrenilebilir, korunabilir, aktarılabilir. Örüntü misalidir organizasyon kültürü.

Büyük şirketlerin yöneticilerinden değerli alıntılarla, desteklemelerle faydalı bir kitap.

UYUM SAĞLAMA YETENEĞİ (Sürekli Yenilenen İş Dünyasının Belirsizliğinde Kazanma Sanatı) – MAX McKEOWN

Linkedin’de şirketlerin 2020 yılında en çok aradığı beceriler listesindekiler; yaratıcılık, ikna yeteneği, işbirliği, duygusal zeka ve son olarak okuduğum bu kitabın da başlığı olan uyum sağlama yeteneği.

Bir stratejist gibi düşünür, bir inovatör gibi yaratır ve yüksek bir uyum sağlama yeteneğiyle, yüksek düzeyde bir başarıya odaklılıkla sınırları aşabilirsiniz diyerek kitabını bitiren yazar bunu şöyle formülize etmiş: İnovasyon + Strateji = Uyum Sağlama Yeteneği.

Aslolanın işaretleri okumayı öğrenmek, sonra da dalgaların sırtında daha iyi bir yere doğru yönelebilmek olduğunu belirten yazar bazı insanların başkalarına oranla uyum sağlama konusunda diğerlerinden üstün olduğunu belirtiyor. Polinezyalılar pusula veya seksant kullanmadan denizlerde dolaşabilen usta gemicilerdi, sebep ise dalgaların oluşturduğu kalıpları okumayı biliyorlardı. Okyanusta yollarını bulmak için kanonun sudaki devinimlerinden yararlanmışlardı. Günümüzde de her sektörün dalgaları kendine özgüdür. Dalgalar kontrol edilebilir değillerdir ancak onları arkanıza alarak daha hızlı yol alabilirsiniz. Dalgalarla dans etmek bir esneklik ve güç bileşimi ister. Karşıdan gelecek olan neredeyse belirsizdir. Bunlara istinaden uyum sağlama yeteneği, seçilen yön kadar önemli olup hız ve cesarette gerektirir.

Darwin sözünden yararlanan yazar: “Hayatta kalmayı başaran türler ne en güçlüler ne de en akıllılardır. Hayatta kalmayı başaran türler değişime en iyi şekilde uyum sağlayanlardır.”

Sosyal değişimin sonu olmadığı gibi kendini yenilemesini bilen kişiler dirençlilik vasfına sahip olurlar. Her durumun belli bir açıdan farklı olduğu doğrudur.

Bütün başarısızlıkların aslında uyum sağlama başarısızlığı olduğu da bir gerçektir. Başarısız bir sistem aynı zamanda uyum sağlama bakımından yetersiz demektir.

Durumlarda, niyet ve eylem arasında kronik bir uyumsuzluk meydana gelebildiğini belirten yazar ekliyor: “İnsan beyni ve insan toplumu esnektir, kendini yeni baştan düzenlemek ve şekillendirmek için aktif çaba harcar. Bizim adına rekabet dediğimiz şey de bunun bir parçasıdır; büyük resme bakınca, yeni formlara adapte olma konusunda derin ama kusurlu bir yeteneğimizin olduğunu görürüz.”

Değişim her zaman kaçınılmazdır, ama ilerleme değil. İlerlemeyi mümkün kılmak ise, adaptasyon ve uyum sağlamak ile doğru orantılıdır.

KRİZ YÖNETİMİ – RICHARD LUECKE

Günümüz dünyasının birbirine bağımlı kapitalist ekonomilerinin paradoksu olan kriz her kurum için karşı karşıya kalınabilecek bir durumdur. Önemli olan da krizlerden kaçmak değil bunlarla yaşamayı daha doğrusu krizi parçamızmış gibi varlığını bilip, geldiğinde yönetebilmeyi becerebilmektir. En önemli fırsatlar da yine kriz anlarında oluşabilmektedir. Richard Luecke krizlerden korunmanın yöntemlerine değindiği bu kitap kendi açımdan çok faydalı oldu. Özellikle şirket yöneticileri için değerli bir kaynak. Kriz yönetimi, şirketlerin odak noktalarındandır. Aksi takdirde, herhangi bir yöneticinin zafiyeti sonucunda yıllar içinde birikmiş pek çok değer ve maddi unsuru bir anda yitirebilirler.

Tecrübenin fiyatının yüksek olduğunu belirtiyor yazar ancak bir gerçek de var ki, günümüzün geldiği gelişim noktasında krizlerin şirketleri yutması, zafiyetler yaşama kolay kolay yaşanabilecek durumlar değildir. Bir tek durum hariç: eğer şirkette denetim mekanizması çalışmıyorsa…

Ayrıca önceliğin insan olması da elzem. Yazarın da değindiği üzere: “Önceliğiniz insan olsun binaya, mala, şirketinizin ününe ve güvenilirliğine gelebilecek hasarın telafisi mümkündür. Ama müşteri ve çalışanların hayatları geri gelmez.” Kalite gelecek demektir. Bir şirketin yarınlarında en büyük güvencesi sunacağı kalitedir. Çünkü müşterileri daim olacaktır her ne koşulda olursa olsun.

Kriz yönetimi, kriz anında direkt müdahale gerektirir ve bunun için de acil eylem planları ve acil durum planlamaları gereklidir. Elbette krizlerin medyaya nasıl nakledildiği de önemli bir husustur. Yazarın da ifadesiyle: “Nasıl söylediğinizin, neyi söylediğiniz kadar önemli olduğunu sakın unutmayın.” Her bir kesime verilecek mesajların hazır olması gereklidir.

Kriz esnasında her şeyin rapor edilmesi gereklidir ki, başka zamanlarda bu raporlar deneyim olarak okunup, tecrübe baki kılınabilsin. Geçmişin ışığının yolumuzu aydınlatmada etkin kılınması, yarınlara kriz davetiyesi çıkarabilecek durumları da önceden öngörmemize yardımcı olacaktır. Geçmişin tecrübelerini yarınların ilerlemesinin hızını arttırmada ve duraksamalarda yerinde tedavi ile zaman kaybetmeden yola devam etmede kullanabilmenin farkındalığı ehemmiyet arz ediyor.

LİDER MARKALAR VE DÜŞÜK FİYAT REKABETİ – ADRIAN RYANS

Sürdürülebilir kalkınma açısından üretim süreçlerinde kaynak verimliliği büyük önem arz ediyor. Hedefte ise düşük maliyet, çok üretim, az tüketim, etkin rekabet gücü ve yaşanılabilir temiz çevre. Ancak benim değineceğim, kitabın da konusu olan düşük fiyat rekabeti. Kitap bu noktada ufuk açıcı oldu kendi adıma çünkü sığ bir alanda kalmayıp geniş perspektiften ele alıyor. Düşük fiyat rekabetinin meydan okumasından, bunun neden tehdit olduğuna, düşük maliyetli rakiplerin manevralarından, tehdidin gerçekçiliğine, pazarın fiyat değeri segmentindeki düşük maliyet rekabetine karşı koymasından, rekabetten kaçınma girişimlerine, liderliğe meydan okumalardan, tehditkar geleceğin getirilerine değin noktalara temas ediyor.

Neredeyse bütün sektörlerde, düşük maliyet rekabetinin giderek yoğunlaştığı bir gerçek. Avrupa, Kuzey Amerika ve Asya’nın gelişmiş ülkelerinde birçok sektörün liderleri, düşük maliyetli rakiplerin artan meydan okumasıyla karşılaşıyor. İç pazardan dışarıya doğru uzanmaya başlayan Hint ve Çin şirketlerinin belirli segmentlerde küresel liderler için ciddi bir tehdit oluşturabileceğine değinen yazar ayrıca; düşük maliyet rekabetinin her zaman var olduğunu, ancak bugün onun yeni iş kollarında ve yeni ürün kategorilerinde geçmişe oranla çok daha hızlı bir şekilde boy gösterişine tanıklığımıza değiniyor.

Adrian Ryans kitabında genel olarak, yerinde kararları zamanında almanın önemine değiniyor. Ayrıca şirketlerin düşük maliyetli rakiplerine en iyi şekilde karşılık verebilmek için gereken zor kararları almayı genelde oldukça geciktirdiklerini ve kimi zaman iş işten dahi geçtiğini belirtiyor. Geleneksel şirket yöneticilerinin düşük maliyetli rakipleri karşısında gecikmeli adımlar atmasını eleştiren yazar durumu Randy Bachman’ın 1979’lerdeki pop şarkısının şu sözleriyle anımsatıyor: “Daha hiçbir şey görmediniz.”

Dünyanın önde gelen şirketlerin politikalarında bulunan eksiklikler, geleceklerinin temeline döşenmiş birer dinamit görevi teşkil ettiğini ve hiçbir zaman geleceğin hakikatlerinden kaçınılamayacağı gerçeğini gözler önüne seriyor.

30 GÜNDE MBA (İş Başarısı için Hızlı ve Kapsamlı Pazarlama Eğitimi) – COLIN BARROW

MBA eğitim disiplininin oluşmasına büyük katkı sunan bir kitap. Girişimciler ve yöneticiler için pazarlama konusunda Victoria’s Secret, match.com, TomTom, Pizza Hut ve Caterpillar üzerine vaka çalışmalarıyla örneklemler sunmakla beraber tüketici davranışlarından pazarlama stratejilerine, ürün ve servis yönetiminden reklam ve fiyatlamaya, pazarlama harcamalarından işin hukuki boyutlarına kadar A’dan Z’ye kapsamlı bir pazarlama eğitimi veriyor.

Pazarlama MBA’inin çekirdek disiplinleri olarak niteleyebileceğimiz eğitim müfredatında; pazarlamaya giriş, alıcı davranışı, pazarlama stratejisi, ürünler ve hizmetler, promosyon ve reklam, yer ve dağıtım, fiyatlandırma, pazarlama organizasyonunu yönetme, pazarlama matematiği, pazarlama ve kanun, pazarlama bütçesini ve planını hazırlamak ile muhasebe, finans, örgütsel davranış ve strateji konularına odaklanıyor.

Bu becerileri kazandırmakla sağlamak istedikleri yetkinlikler; kritik karar aşamalarında yönetim kademeleriyle etkili iletişim kurmak için gereken pazarlama analizini ve stratejik perspektifi kazanma, rakip analizleri ile pazarlama planlamasıyla kontrolleri sağlama, satın alma ile ortak girişim stratejilerinde etkin şekilde yer alabilme ve son olarak ise iş planlarıyla beraberinde finansal projeksiyonlar hazırlayabilme.

Her bir konu akabinde Colin Barrow’un sunduğu çevirim içi öğrenme kaynakları ise fazlasıyla yarar sağlıyor.

PARAVATAN (Neden Dünyayı Hırsızlar ve Dolandırıcılar Yönetiyor) – OLIVER BULLOUGH

Araştırmacı gazeteci Oliver Bullough, eskiden para çalmanın bir sınırı olduğunu, bir noktadan sonra istiflenen paraların ya odalardan taşacağını ya da farelere yem olacağını belirttikten sonra eklediği de üzere artık hırsızlar daha büyük hayaller kurabilir. Bu hayallerin sebebi ise Paravatan, yani offshore hesaplar. Kendisi de kitabında Avrupa ve Birleşik Devletler’ in “saygın” kurumlarının nasıl birer kara para aklama üssüne dönüştüğünü anlatıyor.

Kitapta değindiği ilginç bulduğum noktalardan biri ise Birleşik Krallık, Londra’da bulunan Woodberry Grove’daki 2 numaralı ev binlerce şirkete bir veri tabanına göre 16.551 şirkete ev sahipliği yapmış. Dolayısı ile burada sadece bir şirket değil; zenginlerin ve iktidar sahiplerinin sırlarını saklayarak bütün dünyayı yoksullaştıran bir sistem var. Özellikle gelişmekte ve gelişmemiş ülkelerde “yolsuzluk yapan devlet yetkilileri halka ait paraları çaldılar, yurtdışında biriktirdiler ve sırtlarını döndükleri ülkeleri hızla batarken onlar çaldıkları paralarla akıl dışı bir lüks içinde yaşadılar.”

Bilindiği de üzere; yolsuzluk, bir ülkenin tüm zenginliğini sömürür ve halkı muhtaç duruma düşürür. Kalkınmayı, güvenliği, istikrarı ve piyasalara olan güveni tehlikeye atar. Çağdaş bir toplumda bulunması en çok arzu edilen şeyi, hukukun üstünlüğünü derinden yaralar. Yönetmek yerine çalmak, vergi toplanılması gerekilen yerlerden rüşvet almak, izin veyahut ihale işlerini kendi yandaşlarına hediye etmek… Bu saydıklarım sebep, sonuç ise güvensizlik, zayıf ekonomi, ağır aksak bir demokrasi.

Bu zamanda hırsızlık yapıldığında çalıntı parayı kasada fareler kemirmiyor çünkü orada toplamak zorunda değilsiniz. Para tek bir tuş ile ülke dışına çıkarılıp istenilen yere gönderilebiliyor. Finansal anlamda bu, ne kadar çok yerseniz yiyin karnınızın asla doymaması gibi bir şey. Yolsuzluk yapanların ve rüşvet yiyenlerin doyumsuz olması ve süreklilik kazanmalarına şaşmamak gerek. Çalmanın sınırı yok. Misalen herhangi bir ev alım durumunda parayı havale ile Londra veyahut New York’a fazla soru sormayan bir emlak komisyoncusuna göndermek yeterli. Offshore hesap, istediğiniz her şeye anında sahip olabilmek anlamına geliyor.

TED GİBİ KONUŞ (Dünyanın En İyi Beyinlerine Göre Topluluk Önünde Konuşmanın 9 Sırrı) – CARMINE GALLO

Fikirler 21.yy’ın geçerli akçesidir diyen Carmine Gallo; kimileri fikirlerini sunmakta olağanüstü iyi olduğunu ve dünyanın büyük doğrularının, genellikle büyüleyici hikâyelerde saklandığını belirtiyor. Kitapta da verilen bir araştırmaya göre: “Hikâyeler duyduğumuzda beyinlerimizin daha aktif olduğunu keşfetmiştir. Madde işaretleriyle dolu çok sözcüklü bir PowerPoint slaytı, beynin, sözcükleri anlama dönüştürdüğümüz dil işleme merkezini aktive eder. Hikâyeler daha fazlasını yapar, bütün beyni kullanıp dil, duyusal, görsel ve motor alanlarını harekete geçirir.”

Etkili bir biçimde paketlenip sunulan fikirler dünyayı değiştirebildiğine göre dünyanın en iyi iletişimcileri tarafından paylaşılan teknikleri tam olarak tanımlamak, ağızları açık bırakan sunumlarını izlemek ve kendi izleyicimizi hayrete düşürmek için onların sırlarını kullanmak harikulade olacaktır. Konuşmalarında ki değere katma değer katmak isteyenler için verimli bir kaynak işlevi görüyor.

Herkesin hayatında bir dönem sorun haline gelmiş olan topluluk önünde konuşma ve sunum yapma noktalarına adeta iyileştirme yapabilecek düzeyde bir rehber işlevi görüyor.

Aristoteles iletişim teorisinin kurucularından biridir ve kendisi iknanın, üç unsurun temsil edilmesiyle oluştuğuna inanırdı; ethos, logos ve pathos. Ethos, güvenilirliktir. Bizler; başarılarına, sıfatlarına, deneyimlerine vb. saygı duyduğumuz insanlarla hemfikir olmaya eğilim gösteririz. Logos, mantık, veriler ve istatistik aracılığıyla ikna aracıdır. Pathos ise duygulara hitap etme eylemidir. Bunların harmanlanması ile ortaya sağlam bir yetkinlik çıkıyor.

KENDİ KENDİNE MBA – JOSH KAUFMAN

Yılların piyasa deneyiminin satırlara dökülmüş hali bir kitap ve geniş içeriğe sahip olmakla beraber kendini işletme, finans, satış, pazarlama ve yönetim konularında geliştirmek isteyen herkese değer katabilecek türden. Okulların öğrenme ihtiyacını öğrettiğini belirten yazar, “Modern eğitim yöntemlerinin insanların araştırma merakını tamamen öldürmemiş olması mucizeden başka bir şey değildir” sözünden hareketle sürekli farklı disiplinlerarası okumaların önemine, araştırma – geliştirmenin değerine atıfta bulunuyor.

Şirketler ve kişisel gelişim için önemli yol gösterici bilgiler sunuyor.

“İnsanların ne istediğini anlamadan değer yaratılamaz (piyasa araştırması). Müşterileri çekmek için önce onların dikkatini çekmek sonra da onların ilgilenmesini sağlamak gerekir (pazarlama). Bir satışı tamamlamak için, insanların önce sözünüzde duracağınıza güvenmesi gerekir (değer sağlama ve işlemler). Müşteri memnuniyeti, müşteri beklentilerinin fazlasıyla yerine getirilmesine bağlıdır (müşteri hizmetleri). Yeterince kâr elde etmek harcanan paradan daha fazla para kazanmayı gerektirir (maliye).”

“1960’lı yıllarda , Columbia Üniversitesinde araştırmacı olan Dr. Walter Wischel küçük çocuklara sistematik bir işkence uyguladı. Dr. Michel küçük bir çocuğu içinde sadece bir masa ve sandalyenin bulunduğu küçük bir odaya koyardı. Masanın ortasına büyük yumuşak bir şeker yerleştirir ve ardından çocuğa ‘eğer ben dönünceye kadar bekleyebilirsen iki şekerin olur’ diyerek odadan ayrılırdı. Sonuç şöyleydi: Bazı çocuklar araştırmacı odadan çıkar çıkmaz şekeri yedi. Bazıları ise şekerin kışkırtıcılığından kurtulmak için kahramanca bir çaba göstererek ne kadar acı verici olsa da dikkatlerini başka yöne kaydırdı ve büyük ödülü almak için bekledi. Dr. Mischel irade gücü ile başarı arasında bir korelasyona ulaştı. ‘Hazzı erteleme’ yeteneğine sahip olan çocuklar hem okulda hem de daha sonraki yaşamlarında daha başarılı oldu. ”

Bu alıntıyı paylaşmamın sebebi, başarıyı kaçınılmaz kılmak için bedel ödenmesi olmazsa olmazdır. Her şeyin bir zahmeti vardır, en basitinden lokmaların çiğnenerek yutulması gibi malum çiğnemekte bir zahmettir.

KANCAYA TAKILINCA – NIR EYAL

Müşteri bağlılığını arttırmaya çalışan şirket yöneticileri başta olmak üzere herkesin okumasında fayda olan bir kitap. Başarılı şirketler, insanlarla markaları arasında aidiyet duygusunu nasıl oluşturuyor ve insanların ellerinden bırakamadığı ürünleri nasıl yaratıyor?

Nir Eyal “Kanca Modeli” adını verdiği sistem ürünlere uygulanması durumunda müşteri davranışını ustaca teşvik eden 4 adımlı bir süreç ile açıklıyor.

Kitap alışkanlık yaratan ürünler nasıl geliştirilir sorusuna cevap vermekle beraber; ürün yöneticileri, tasarımcılar, pazarlamacılar, girişimciler ve ürünlerin davranışlarımızı nasıl etkilediğini anlamaya çalışan herkes için yazılmış, kalıcı kullanıcı alışkanlıkları yaratmak ve insanların sevdiği ürünler geliştirmek için uygulanabilir adımların yer aldığı bir kılavuz niteliğinde.

Kitap dipnotlarının en az kitap kadar değerli olduğunu düşünüyorum ve izleri sürülebilecek kalitede kaynak sağlayıcıları konumunda. Modern zamanın bize oynadığı oyunlardan birisi de artık imkanın bilgiye erişmek değil, o bilgiye erişmek için zamanımızı ve dikkatimizi harcamakla ilgili savaşta olduğuna değiniyor. Malum her ne kadar elimizin altında dünyanın en kolay ve neredeyse sınırsız bilgi kaynağı varken bu sefer onu hakkıyla kullanabilecek yetilerden silahsızlandırılmış gibiyiz. Blogger ve Twitter’ın kurucu ortağı Evan Williams’ın belirttiği gibi, internet “insanlara istediklerini vermek üzere tasarlanmış olan dev bir makinedir.”

Her gelen bildirim akabinde adeta zil çalınca ağzı sulanan köpekler gibi elimiz telefonumuza gidiyor ve bizden isteneni yapıyoruz. Kitabı sadece bu anlamda ürün geliştirilmesi noktasında değil bir kullanıcı olarak kendimizi nasıl bir batağın içinde olduğumuzu görmek içinde öneririm. Tweet atarken, hikaye paylaşırken, fotoğraf paylaşırken bunlar için harcanılan saatleri düşünmek gerek. Teknoloji şirketlerinin genelinin uyguladığı strateji: “Şirketler bir eylemin tekrar edilme olasılığını arttırmak için insan davranışının dayandığı iki ana makarayı yukarı çekerler: Bir eylemin kolaylıkla yapılabilir nitelikte olması ve bu eylemi yapmak için gerekli olan psikolojik motivasyonun varlığı.”

KURUMSAL KOBAYLAR – DAN LYONS

Teknolojinin değişim, dönüşümüyle Silikon Vadisindeki Netflix dahil çoğu şirketin yeni mottosu olan “Biz bir takımız, aile değil.” sözü aslında tam olarak yeni modern sömürü sistemini dolayısıyla da kitabın özetini bize sunmakta. Büyük şirketlerin yaptıkları acımasızlıkları, teknikleri ve testleri aktarması bakımından okunmaya değer bir kitap. Yazar, gençlerin çalışmayı hayal ettiği popüler teknoloji şirketleri başta olmak üzere günümüz iş hayatının karanlık taraflarını ele almış. Kenarda langırt masası, oyun konsolu var diye yüceltilen o yerlerdeki huzursuzluk üzerine.

İşyerlerinin şarlatanlar tarafından idare edilen bir psikoloji laboratuvarına dönüşmüş durumda olduğunu belirten kitapta, Stanford Üniversitesinden Jeffrey Pfeffer ise işyerlerinde artık eksik olan şeyin insanlık olduğuna dikkat çekiyor.

Psikolog Erich Fromm, 60 yıl önce yazmış olduğu Sağlıklı Toplum kitabında; kapitalizm ve otomasyonun bir araya gelmesi durumunda toplumda derin psikolojik yaralar açılabileceği ve toplu yabancılaşma, depresyon ve kültürel bir cinnet yaşanabileceği konusunda bizi uyardığını belirten Dan Lyons, “50 ya da 100 yıl sonra otomatonlar insan gibi hareket eden makineler ve makine gibi hareket eden insanlar yaratacak. Eskiden insanların köle haline gelmesinden çekiniyorduk, oysa asıl tehlike insanların robot haline gelmesidir.”

İnsanların işleriyle ilgili mutsuzluklarının bir kısmını şirketlerin onları sürüklediği saçma sapan, yapmacık duygusallıklarla dolu kişisel gelişim ve dönüşüm atölyeleri olduğundan bahseden yazar insanın kendini sorgulamasına neden olacak bir soru soruyor, “Eğer bu hayatımın son günü olsa, yaptıklarımla gurur duyar mıydım?”

Kitabın diğer bir değerli noktası ise dünyanın hissedar kapitalizminden paydaş kapitalizmine evrilmesini belirtmesiydi. Çıkmaz sokak olan hissedar kapitalizmi kar için her şeyi mübah görürken, paydaş kapitalizmi ise sürdürülebilirliği, çevreyi, doğayı, çalışanların yanında olmayı, değer göstermeyi öngörüyor.

Takdirlik bir örnek ise; Whole Foods ve Ben & Jerry’s gibi firmalara her gün 15 bin kilo brownie satan şirketin felsefesi: “Biz brownie yapmak için işe insan almıyoruz. İşe insan almak için brownie yapıyoruz.”

80 / 20 İLKESİ (Daha Azıyla Daha Çoğunu Elde Etmenin Sırrı) – RICHARD KOCH

İş dünyası ve kişisel gelişim birlikteliğinden doğan bir kitap ve okunması farklı bakış açıları kazandırıyor.

1987 yılında İtalyan ekonomist ve sosyolog Vilfredo Pareto, Lozan Üniversitesi’nde İtalya topraklarının %80’inin mülkiyetinin tüm İtalya nüfusunun yalnızca %20’sinin elinde olduğunu ifade etmişti. Bu kanıt, İtalya’nın (vergiye bağlı) servetinin %80’inin genel nüfusun beşte birine ait olduğu sonucunu ortaya koymuş ve akabinde bu durum hükümet tarafından en çok ilgilenilmesi gerekilen demografik özellik olarak kabul edilmiştir. Dolayısı ile, bulguları bugün 80/20 kuralı olarak da bilinen ampirik, istatiksel kural olan Pareto ilkesini ortaya çıkarmıştır. Richard Koch, sonuçların %80’inin sebeplerin %20’sinden kaynaklandığını belirtip o %20’yi bulmamız gerektiğini ifade ediyor ancak o zaman hayatlarımızın sonsuza kadar değişiklikler gösterebileceğini belirtiyor.

Pareto ilkesi, edeceklerimizin büyük kısmının gün içinde çok az eylemden ya da az ama öz eylemlerden ileri geleceğini savunur. Pareto ilkesinin etkililiği yaşamın pek çok unsurunda kendini kanıtlamış olduğu gibi bu durumu doğrulayan en ilginç örneklerden bazıları;

İş dünyasında Pareto ilkesi: belli bir firmada, tüm müşterilerin %20’si, toplam kârın %80’ini oluşturur.

Sağlık alanında Pareto ilkesi: Tüm hastaların %20’si, tüm sağlık harcamalarının %80’inin nedenidir.

Bilişimde Pareto ilkesi: Tüm yazılım hatalarının %20’si, tüm yazılım çökmelerinin %80’inin sorumlusudur.

Suç önlemede Pareto ilkesi: Tüm suçların %20’si, suçluların %80’i tarafından işlenir.

Pareto ilkesinin evrensel gerçekliği, mutlak 80/20 oranıyla temsil edilmesi gerekmemekle birlikte, günlük olarak hayatımızda yer etmesi gereken bir ilke ama aynı zamanda da bilinçsizce seçimlerimizi yönlendiren bir modeldir. Bir sahip olduğunuz kıyafetleri düşünün, bir de giydiklerinizi; aynı gömleği ya da ceketi sahip olduğunuz diğer gömlek ya da ceketlere göre kaç kere giyiyorsunuz?

Bununla ilgili örnekleri çoğaltabiliriz, mesela tanıdığınız insan sayısına karşı birlikte zaman geçirdiğiniz insan sayısı ya da telefonunuzda bulunan uygulama sayısına karşı bilfiil kullandığınız uygulama sayısı vs.

Pareto ilkesinden ileri gelen sonuçlardan birisi de yaşamdaki çoğu şeyin eşit şekilde dağılmamış olması ve kontrol altına alınmazsa eğer kaçınılmaz olarak giderek daha fazla zaman kaybettirici faaliyetler yapacağımız ve bunun da bizi giderek daha verimsiz sonuçlara götüreceğidir (Azalan Verimler Kanunu olarak bilinen bir etki).

Nihayetinde; değere çevrilebilecek özel bir alanda uzmanlık sağlamayı, entelektüel bilgi birikimine yatırımın ihmal edilmemesini, %80’lik sonuca götürecek %20’lik bilgiyi sürekli edinmenin önemi yadsınamaz.

7 ADET EYLEM PLANI – İKLİM KRİZİ

Photo by Jeremy Bezanger on Unsplash                                  ————————–UYGULAMAYA GEÇİLMESİ GEREKİLEN BİR YÖNTEMİN TEMSİLİ

2022 yılının en büyük 10 riskini ele alan TIME editörleri iklim krizine istinaden; “çevre için iki ileri bir geri adım” nitelendirmesinde bulundu. Çünkü; nüfus arttıkça, bir kişinin diğeri üzerindeki etkisi de kuvvetlenir. Ortak sorumluluklarımızın olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Lakin ortak bilinç ile aynı sorumluluklarımızı yerine getirmiyoruz. Doğayı limitsiz sandık ama yaptıklarımızın tahmin etmediğimiz sonuçlarının en ağırı çevresel tahribat oldu. Mallara artan talep ile daha gelişmiş, yaygın teknoloji ekonomik büyümeyi sürdürebilmek için daha fazla doğal kaynak tüketimine yol açtı ve bu da toprağa zarar verip doğal ekosistemleri bozdu. Sonucunda ise eşitsizlikler, ölümcül hastalıklar, nüfus ve toplumsal karışıklık arttı. Çekinmeden kalbine neşter vurduğumuz doğanın şimdi de tedavisine yanaşmayıp, doyumsuzluğun ruhlarda açtığı kara deliklerde kayboluş halindeyiz. Dünya nüfusu artmaya devam ederse, ki artacak, iklim krizinde daha kötüyü görmeden şu anda müdahale şart. Yaptıklarımız ya da yapamadıklarımız yeryüzünde kolektif geleceğimizin kaderini belirleyecek.

10 sayfalık açık bir mektup yazarak hem siyasilere hem de şirketlere uyarıcı bir etkide bulunmaya çalıştık, akabinde ise her iki taraftan da çok değerli geri dönütler aldık. Bununla da yetinmeyip araştırmalarımıza devam ederek, somut olarak 7 adet eylem planı çıkarımında bulunduk ve bunları maddeler halinde sizlerle de aşağıda paylaşıyoruz. İçinde yaşadığımız ekosistem değerlerinin farkında ve bu değerlerin bilincinde bir kurum olarak kendimize sorumluluk addettiğimiz için bu raporu tarafınıza sunuyoruz.

Hükümet ve belediyeler ülkemiz içerisindeki bütün zorlukları üstlenirken, zamanımızın en büyük sorunu olan iklim krizi konusunda cesur adımlar atmaya öncelik vermelidirler. Özellikle hükümet, karbon kirliliğini azaltmak ve vilayetleri temiz enerji yoluna koymak için geniş bir güce sahiptir.

İklim emisyonlarını azaltmak, dayanıklı ve demokratik politikalar oluşturmak için mevzuat gereklidir. Hükümet, iklim hedefleri belirleyerek devlet kurumlarının kural koyma ve operasyonlarına rehberlik edebilir, yeni yasaları teşvik edebilir. Gerekli öngörüldüğü takdirde, yürütme emirleri, geniş kapsamlı sonuçları olan politika değişimleri serbest bırakılabilir. Mevzuat, ayrıca hedeflere ulaşmak için yaptırım mekanizmaları oluşturabilir ve gerçek iklim ilerlemesini sağlamak için uygun kaynakları sağlayabilir. Somut, bilime dayalı hedefler belirlemeliyiz. Emisyon azaltma için zaman çizelgeleri oluşturulmalı üstelik bunlar, küresel ısınmanın en kötü etkilerini önlemek için gerekli gördüğü şeyleri yansıtmalı ve iklim emisyonlarını azaltmak için daha geniş devlet çabalarıyla uyumlu olmalıdır.

Hedefler, ayrıca tüm küresel ısınma kirleticilerini, ekonominin tüm sektörlerini ve uygun olduğunda fosil yakıt ihracatını da hesaba katmalıdır. Bütün kurum ve kuruluşlara eylem için zaman çizelgeleri verilmeli ve takip edilmesinin sağlanması gerekli. Kaynakların politikaya uymasına özen göstermeliyiz. Devlet, yaptığı politikaların gerçekleştirilmesine yönelik mali ve personel kaynaklarını tahsis etmek için yetkilerini kullanmalıdır. Eylemin duyurulması ve halkın harekete geçirilmesi gerekir. Küresel ısınmanın en kötü etkilerinin önlenmesi ancak halkın ve seçmenlerin desteği ile mümkün olacaktır. Yeni eylemler, iklim çözümleri hakkında bilgi paylaşmak ve halkı gelecekteki çabalara katılmak ve desteklemek için motive etmek için bir fırsattır. Bunun için sinema, film ve dizi çekimleri gösterime sokulmalıdır. Bu konuda devlet ya da özel fon destekli çekimlerin önü açılmalıdır. Etkileşimin kolay olduğu bu zamanın teknoloji nimetlerinden yararlanabilir, iklim aktivizm grupları oluşturarak ülke çapına yayabiliriz.

2018’de Jair Bolsonoro, yağmur ormanlarını kalkınmaya, yani ormansızlaştırmaya açacağını vaat ederek Brezilya Devlet Başkanı seçildi. Geçtiğimiz 2021 yılında ise Jair Bolsonaro hakkında Amazon Ormanları’nın yok edilmesinde rol oynadığı iddiasıyla Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde (ICC) “insanlığa karşı suç” işlemekten dava açıldı. Dolayısı ile kitlelerin bilinçlendirilmesi, ulusların kendi kaderini hatta dünyanın kaderini yönlendirme noktasında çok büyük önem arz ediyor.

Unutmamak gerekir ki; çoğunluğun gücü, doğru istikamete kanalize edildiğinde sonuç geliştirici ve yapıcı olur.

Bu raporun nihai temeli olan 7 adet eylem planı, şu anda ülkemizde gerçekleştirilebilir ve bu da küresel ısınmaya karşı mücadelede farklar yaratır.

Eylemler belli kategorilere ayrılarak karakterize edilebilir. Bunlar ise; hedeflerin belirlenmesi, örnek liderlik, temiz enerji politikası belirleme, fosil yakıtların üretiminin sınırlandırılması, bölgesel iklim anlaşmalarının oluşturulması vb.dir.

Maddeler halinde derinlik katacak olursak eğer,

1 – Bölgelerimiz ve vilayetlerimiz çapında bir emisyon azaltma hedefi belirleme

Vilayet çapında emisyonları azaltma hedefi daha temiz enerji ve daha düşük karbon emisyonlarının geleceğine doğru yönlendirilmemize yardımcı olabilir. Etkin yürütme emirleri yasama eylemi için bir katalizör görevi üstlenebilir. Emisyon hedefleri, halkı organize etmek ve iklim değişikliği tehdidi konusunda farkındalığı arttırmak için güçlü araçlar olabilir. Ekonomi noktasında bir hedefin gerçekleştirilebilmesi için ayrıntılı planlar, stratejiler ve teknolojiye özgü hedeflerle direktiflerin ne kararlılıkla verildiği de önemlidir ki, kurum ve kuruluşlar o denli süratte çalışmalara başlayabilsinler. Direktifler ve çalışmalar ile bunların neticeleri gelecekteki yasama veya kural koyma çabalarında bilgilendirici rol oynayacaklar.

Hükümetin başarmak için çaba göstermesi, proaktif davranması kurum ve kuruluşları da cesaretlendirecektir. Devletin bütün kurumlarında temiz enerji kaynaklarının kullanımının sağlanması, ülke geneline de bunun yayılması için teşvik politikalarının oluşturulması elzemdir. Devlete ait araç alım, kiralamalarında sıfır emisyonlu araçların tercih edilmesi ve devlete ait binalarda işlevselliğe önem verilerek metrekare başına hesaplamaların yapılarak inşa edilmeleri gerekir. Elektrikli araçları devreye sokmanın ve bunun için de elektrikli araç şarj koridorları oluşturulması için kentsel dönüşüm planlarının revize edilerek geleceğe yönelik daha sağlam temellere oturtulması gereklidir. Karbon nötrlüğü hedefi doğrultusunda oluşturulan politikaların ise hem hava kalitesini iyileştirmeye yönelik hem de özellikle düşük gelirli ve dezavantajlı topluluklar olmak üzere kentsel ve kırsal toplulukların sağlık ve ekonomik direncini destekleme çalışması gerekir.

2 – Temiz enerji ve enerji azaltma hedefleri belirleme

Küresel ısınmanın en kötü etkilerini önlemek için fosil yakıtlara olan bağımlılığın azaltılması gerekiyor. Büyük vilayetler için nüfus kalabalığı etkenliğinden biraz daha zorlayıcı olabilir ancak diğer vilayetler, bütün kesimleriyle bir araya gelip neredeyse tamamen temiz enerjiyle kendilerini güçlendirebilecekleri değişim dönüşümle geleceğe taşıyabilirler. Temiz enerji hedefi belirlemek iyi bir başlangıç olabilir. Temiz enerji hedefleri ya belli bir teknolojinin yaygınlaştırılmasına yönelik hedefler aracılığıyla ya da bir takım temiz enerji teknolojisi etrafındaki çabaları koordine etmek için daha geniş hedefler aracılığıyla temiz enerji geleceğine giden bir yol haritası çizmeye yardımcı olabilir. Bilhassa devletin ön ayak olmasıyla hem ekonomi çapında hem de teknolojiye özgü temiz enerji hedefleri doğrultusunda 50 yıl sonrasına kadar %100 temiz elektriğe giden bir yolun kilometre taşları için Enerji Dönüşüm Planı oluşturulabilir. Devletin kaynaklarını doğru kanalize etmemiz durumunda imkansızı mümkün kılabiliriz.

ABD Başkanı Biden pasifikte offshore rüzgar enerji santrali kuracaklarını ve bunun 1.6 milyon konutun elektrik ihtiyacını sağlayacağını duyurdu. Bizim de offshore noktalarda yani açık denizlerde yapabileceğimizin yanı sıra ülkemizin üç tarafının denizlerle çevrili olmasının öncelikli olarak değerlendirilmesine çalışılmalıdır, akabinde çalışmalar alan bünyesinde genişletilebilmelidir. Rüzgar çiftlikleri kurma girişimlerine başlayan New Jersey ise başka bir örnek. Enerji kullanımını azaltmaya yönelik hedefler, küresel ısınma emisyonlarını azaltmanın en ucuz ve en kolay yollarından biri olan enerji verimliliği ve tasarrufuna yönelik devlet çabalarına rehberlik edebilir. Günümüzde birçok enerji verimliliği çözümü mevcuttur ve hızla devreye alınabilir. İyileştirilmiş verimlilik, gelecekte yenilenebilirliğe ulaşmayı da kolaylaştırır. Yasama organları, enerji verimliliği kaynak standardı gibi politikalar oluşturarak enerji azaltma hedeflerine kanunun gücünü verebilir; bu da genellikle kamu hizmetlerinin müşteri odaklı verimlilik programları aracılığıyla enerji tasarrufu hedeflerine ulaşmasını gerektirir.

3 – Elektrikli araç kullanımının benimsetilmesi ve kullanım hedeflerini belirleme

İsviçre hava kalitesi teknolojisi şirketi IQAir AirVisual sitesinde “Air quality in Turkey” (Türkiye’de hava kalitesi) bölümünde Türkiye’deki hava kirliliğinin başlıca nedenleri olarak; dizel veya kurşunlu yakıtlarla çalışan eski ve modası geçmiş araçların yanı sıra büyük kamyonlar ve otobüsler gibi ağır hizmet taşıtlarından gelen ve çoğu zaman büyük ölçüde katkıda bulunabilen araç emisyonları ve dumanlarını gösteriyor. Ayrıca araç kirliliği, görsel düzeyde bile, ardından büyük miktarda zararlı kara bulutlar oluşturduğunu belirtiyor. Binek otomobiller ve kamyonlar, ulaşım emisyonlarının en büyük kaynağıdır ve küresel ısınmanın büyük ölçekte sebepleridir. Elektrikli araçların benimsenmesi, araç emisyonlarını azaltmak için etkili bir yoldur.

Elektrikli araçlar, gaz ve dizelle çalışan araçlardan çok daha temiz ve verimlidir. Özellikle de yenilenebilir enerjiyle çalıştırılıyorsa neredeyse emisyonsuz bir ulaşım şeklidir. Büyük vilayetlerde şarj etme koridorları oluşturulabilir ancak diğer vilayetler evlerin inşa planlamalarına ev şarj alt yapısı kurabilirler. Ancak bunun için de devletin teşvik politikaları, yardımları, kolektif süreç önem arz etmekte. Bütün otobüslerin, kamyonların, yük araçlarının elektrikli araçlarla değişimi gereklidir özellikle devletin kendi bünyesindeki taşımacılıklarda bunu ivedilikle uygulamaya geçirmesi gerek. Eski araçların ise elektrikli araçlarla değiştirilmesinde teşvik edici vergilendirmeler, teşvikler uygulanmalıdır. Devletin kurum ve kuruluşlarının bütün araç filolarını elektrikli araçlara dönüştürmesi aslında bir yarar sağlayacaktır. Bu yarar ise yalnızca emisyonları azaltmakla kalmayacak, aynı zamanda elektrikli araç pazarını da ileriye taşıyacaktır. Hem çevre kazanacak hem de ekonomi.

Devletin filolarını elektrikli araçlara çevirip kullanımını arttırması; elektrikli araç şarj altyapısı pazarını büyüterek hem özel sektör hem de kamu sektörü için şarj istasyonlarına yatırım yapmaları için teşvik oluşturur. Elektrikli orta ve ağır hizmet araçları için canlı bir pazar oluşturmaya yardımcı olur.

David Wallace-Wells kaleme aldığı “Yaşanmaz Bir Dünya” kitabında değindiği üzere; çatışma, siyaset ve ekonomi, üçü de hızla değişen iklimimizin yarattığı koşulların hükmü altında. Bu çoklu korelasyonu iyice kurmamız gerekiyor. Elektrikli araçların şarj edilmesi ve bakımının benzinli ve dizel motorlu araçlara göre daha ucuz olması nedeniyle araç kullanım ömrü boyunca tasarruf sağlayabilir. Okul araçlarının da elektrikli araçlara dönüşümü daha sağlıklı olacaktır, hem iklim açısından hem de çocukların sağlığı açısından malum egzoza maruz kalmayacaklar ve solunum yolu hastalıkları, kanser vb. yaşamayacaklar.

4 – Atık azaltma hedefi belirleme ve geri dönüşümün arttırılması

Atıkları azaltmak, iklim emisyonlarını azaltmak için önemli bir araçtır. Örnek vermek gerekirse ABD çevre koruma ajansı EPA, düzenli depolama alanlarının ABD’nin insan kaynaklı metan emisyonlarının üçüncü en büyük kaynağı olduğunu ve karbondioksitten birçok kat daha güçlü bir küresel ısınma kirleticisi olduğunu ifade ediyor. Endonezya’da ise “Endonezya’daki çöp dağları küresel ısınmayı tetikliyor” başlıklı haberde; ülkedeki çöp dağlarının küresel ısınma açısından her geçen gün ciddi tehdit olduğunu, yakılan çöplerin havaya yaydığı metan gazının ise karbondioksitten 34 misli daha fazla sera gazı yarattığını belirtiyor. Daha önce dünyadaki plastik çöplerin yarısını toplayıp işleyen Çin’in bu uygulamayı iptal etmesinden sonra ABD, Avustralya ile Avrupalı ülkeler çöplerini boşaltmak için Asya’da başka ülke aramalarına koyuldu. Greenpeace.org sayfasındaki bilgilere göre ise ülkemizin plastik atık ithalatı son 16 yılda 196 kat arttı ve böylelikle 2020 yılında da Avrupa’dan en çok plastik atık alan ülke olduk. Yakma işlemleri, insan sağlığına doğrudan zararlı olan diğer kirlilik biçimleriyle birlikte küresel ısınma kirliliği yayar.

Ayrıca tavsiye edebileceğim kitaplardan da olan “Sıfır Atık İçin 101 Yol” kitabında; karbon ayak izini düşürme, istatistik verileri sunarak çözümler geliştirme yoluna giden Kathryn Kellogg yapılması gerekilen değerli bilgiler sunuyor. Plastik kullanımı konusuna da değinen yazar, dünya çapında üretilen plastiklerin sadece yüzde 9’unun geri dönüştürüldüğünü ifade ediyor. Bundan ötürü plastiğe olan bağımlılığımızı azaltmalı ve plastiklerin yerine tekrar kullanılabilenleri koymalıyız.

Geri dönüştürülmüş malzemeden alüminyum yapmak, hammaddeden alüminyum yapmaktan %95 daha az enerji kullanır. Geri dönüşüm karbon ayak izini düşürmenin en iyi yoludur. Atık azaltma hedefi, devletin geri dönüşümü artırmaktan ambalajı azaltmaya ve kompostlama programlarını başlatmaya kadar çok çeşitli atık azaltma çabalarını koordine etmesine yardımcı olabilir. Yasalar konulup, kolayca geri dönüştürülemeyen (plastik poşetler gibi) tek kullanımlık ürünler kısıtlanabilir böylece. Bu durum gelecekte yasal çabalara rehberlik etmek için kullanılabilir. Geri dönüşümün kural haline getirilmesi ve kolayca geri dönüştürülemeyen şeylerin kısıtlanması beraberinde üreticilerin emisyonları azaltan uygulamaları benimsemeye yönlendirme kazanımı sağlar. Önlemler alarak örnekler sergilemek, anında emisyon azalımı için fırsatlar yaratır, yenilikçi işletmeleri destekler ve kamuya, işletmelere, yerel yönetimlere emisyon azaltma potansiyelini gösterir.

Büyük vilayetler büyük miktarlarda mal tüketir. Bu durumda düzenli depolama alanlarına gönderilen atıkların azaltılması ve geri dönüştürülmüş malzemelerden yapılan ürünlerin tedarik edilmesi vilayet yönetiminin iklim üzerindeki etkisini azaltabilir. Tüketim alışkanlıklarında birtakım değişiklikler ile israf azaltılırsa etkisi büyük olur; ürünleri toplu olarak satın almak, kağıt belgeleri elektronik olarak kullanılabilir hale getirmek, karton taşıma kutularını yeniden kullanmak, ofis mobilyalarını ve malzemelerini yeniden kullanmak ve dayanıklı yemek gereçleri kullanmak vb.

Devlet mümkün olduğunca çevresel olarak, tercih edilebilir ürünler tedarik etmeyi politika haline getirebilir. Bu tür ürünler, geri dönüştürülmüş malzeme içeren, enerji yada su tasarrufu sağlayan veya atığı en aza indirenleri içerir.

5 – Enerji kullanımını azaltmak ve temiz enerji kurmak için doğrudan yönetim

Her bir vilayetimizin verileri istatistik analizleriyle ortaya konularak üretebileceği maksimum temiz enerji miktarı ortaya konulmalıdır. Devlet, bakanlık ve iller bazında yönetimler oluşturarak süreci hızlandırabilir. Her vilayette verimliliğinin arttırılması halinde devlet binalarında hızlı adaptasyon sağlanmalı ve akabinde de yerleşim birimlerine uyarlama sürecine girilmeli. Vilayetlerimizin yarısından çoğunda güneş panelleri ve elektrikli araç şarj cihazları gibi temiz enerji teknolojilerini kurmak için geniş arazilere sahibiz. Bölgeler bazında devletin proaktif liderliğinde, özel sektöründe katılımlarıyla her bölgenin vilayetleri için detaylı, geliştirici, çözümleyici projeler yaratılması elzem. Vilayetler bünyesinde enerji kaynakları dairesi kurulabilir ve bu daire bünyesinde enerji tüketimini ve sera gazı emisyonlarını azaltmak için devlet kurumlarındaki çabaları denetlemek, koordine etmek noktasında örnek çalışma programları oluşturulmalı. Bu çabalar, devlet kurumlarının enerji tüketimini yıldan yıla düşürür ve en önemlisi de finansman %100 yenilenebilir enerji ile dönüşüm hedeflerine yönelik çalışabilir.

6 – İnşa edilmiş, edilecek her şeyin enerji kodunu yeniden belirlemeli, yeniden yazmalıyız

Binaların enerji kullanımının verimliliğini artırmaya yönelik politika değişikliklerinin, genel devlet enerji kullanımı ve emisyonları üzerinde muazzam bir etkisi olabilir. Binalar güneş panelleri ve ev şarj istasyonları da dahil olmak üzere temiz enerji teknolojilerine ev sahipliği yapabilir. Bina enerji kullanımını azaltmanın ve temiz enerji teknolojisi kurulumunu artırmanın bir yolu, bina enerji yönetmeliklerini değiştirmektir. Bina enerji yönetmelikleri, bir binanın pencereler, kapılar, yalıtım ve kanal sistemleri gibi enerji kullanımını etkileyen unsurları için minimum standartlar belirler ve güneş panellerinin kurulumunu destekleyen bina tasarımları gerektirebilir. Bu tür iyileştirmelerin çoğu, binaların ve kurulu ekipmanın uzun ömürlü olması nedeniyle, enerji kullanımında yıllar veya on yıllar boyunca azalma sağlayacaktır. Binalarımızı veya evlerimizi ileriye hazır bir şekilde inşa etmek dolayısı ile diğer bir anlamda kodlarında değişiklik yapmalıyız.

7 – Bölgesel ve uluslararası iklim girişimleri konusunda işbirliklerin kurulması

Ülkemizde bölgeler arasında ve vilayetler arasında her açıdan serbest bir dayanışma akışı sağlanacak ki, hem toplumsal reflekslerle hem de kurulabilir olarak bahsettiğim enerji kaynakları daireleri kurulması halinde hızlı yol alınabilsin. Ancak küresel ölçekte de yardımlaşma ve dayanışma önemlidir. Coğrafyamızda da ortaklıklar kurarak küresel ısınma kirliliğini azaltmak için bölge çapında eylemi ilerletebilir ve iklim ilerlemesini sağlamak için geniş bir kaynak seti karşılıklı olarak sağlanabilir. Planlamalar oluşturulabilir ve bunun içerisinde iklim biliminden elde edilen bulgularla politikayı bilgilendirmek ardında da sera gazı azalımı için 2050 hedeflerinin ilerleme kaydetmesi için ilgili kurumlarımız ve yetkililerimiz birlikte çalışmaya yönlendirilebilir. İklim krizi ile ilgili uluslararası ölçekte çalışmalar aynı zamanda büyük bir yeşil sanayi ekonomisi oluşturdu, oluşturmaya da devam ediyor.

2018 Nobel Ekonomi Ödüllü William Nordhaus kaleme aldığı “İklim Kumarı” kitabında iklimin risklerini ekonomik ve sosyolojik açıdan ele alarak dikkate alınması gereken değerlendirmelerde bulunuyor. İzlenecek yolun paraya, sonuç odaklı analizlere, siyasi eylem kuruluşlarına ve destekçi gruplara bağlı olduğunu belirten yazar, iklim değişikliğinin artık sadece jeofizik ve ekoloji alanının konusu olmaktan çıktığını belirtiyor. Nedeni ise, aynı zamanda bir iktisat ve politika konusu haline gelmiş olması. Küresel anlamda yeşil sanayi devriminin geliştirici iş ortaklıklarından, üretici misyon görevleri üstlenmeye kadar andan kopmadan bugünü yarınlara güçlü ama daha yeşil bir şekilde geleceğe taşımalıyız. Bu devrimin sonradan takipçisi değil, parçası olmalıyız.

Sonuç olarak, iklim krizi çalışmaları küresel bir yapbozdur. Her ülke bu yapbozun bir parçası ve yapboz ise dünyamız. İklim krizi noktasında sorumluluklarımızı yerine getirmek hem ahlaki değerlerimiz hem de yaşamımızın sürdürülebilirliği açısından esneklik kaldıramayacaktır. Yaşadığımız gezegen iklim konusunda geri dönülemez noktalara hızla ilerlerken, ekonomik göstergeler ciddi anlamda sıkıntılı zamanlarda olduğumuzu belirtirken, tedirginlik ve tasalanmak yerine geleceği tasarlamamız daha iyi olmaz mı? Zaman gerçekleri değiştirmez.

7 madde belirttiğimiz bu raporun iklim krizi konusunda verilen mücadeleye bir omuz olması temennisi ile.

SİYASİLERE VE ŞİRKETLERE AÇIK MEKTUP – İKLİM KRİZİ

Siyasilerin politika yapımı, şirketlerin ise dolaylı veya doğrudan yatırım planlamalarına istinaden, farkındalık düzeyine katkı sağlamak temennisi ile kaleme aldığımız bu mektubu taraflara sunuyoruz.

COVID-19 veya diğer adıyla koronavirüs pandemisi başladığı 1 Aralık 2019 tarihinden bugüne değin nice hayatlara mâl oldu ve ülke ekonomilerini sekteye uğrattı. COVID-19 salgını bize küresel bir sınır ötesi tehdidin etkilerinin ne kadar yıkıcı olduğunu gösterdi. Bununla beraber bir diğer küresel sınır ötesi tehdit ise iklim değişikliği. İklim değişikliğinin tezahürü olan biyolojik çeşitlilik kaybı aslında daha da büyük bir varoluşsal tehdit oluşturuyor ve bu durum yeryüzündeki her insanın omuzlarında ağır bir yük olarak duruyor. Çünkü iklim değişikliğine karşı zaman tam anlamıyla acil önlem gerektiği belirtileri gösteriyor. IPCC (Hükûmetlerarası İklim Değişikliği Paneli) 6. değerlendirme raporu keskin şekilde bir gerçeğin altını çiziyor: Küresel iklimde ısınma tehlike boyutlarında ilerliyor. Atmosfer ve okyanuslar gittikçe ısınıyor, kar ve buzlar eridiğinden miktarları azalıyor, ortalama deniz seviyeleri yükseliyor ve sera gazlarının atmosferdeki yoğunlukları ciddi boyutlarda artış gösteriyor. Raporda ayrıca; bu değişikliklerin çoğu şimdikinden farklı seviyelerde ve bazılarının artışı da devam ediyor. Geri döndürülemez olan noktalardan bir tanesi deniz seviyesinin yükselmiş olması. Ancak bütün bunlara istinaden IPCC uzmanları, iklim değişikliğini sınırlamak için daha fazla zaman kaybedilmemesi gerektiğini belirtiyor. BM Genel Sekreteri António Guterres’in 76.Genel Kurul’da IPCC raporuna atıfta bulunarak “İnsanlık için kırmızı alarm. Alarm zilleri kulakları sağır edecek seviyede ve kanıtlar reddedilemeyecek nitelikte” söylemi ehemmiyetin boyutunu gözler önüne seriyor.

Vahameti gözlerde daha da belirginleştirmek için küresel ısınmadaki her artışın, iklim değişikliğine etkileri;

https://www.ipcc.ch/report/ar6/wg1/#FullReport

Son IPCC raporu bize sorunun ölçeğine dair net bir teşhis verdi: ne yapmamız gerektiğini biliyoruz. Büyüyen bir küresel nüfus, gezegenin sınırlı kaynaklarına sürekli artan talep yaratırken emisyonları acilen azaltmalı ve halihazırda mevcut olan karbonla mücadele etmek için harekete geçmeliyiz. Doğa bu konuda en iyi öğretmenimizdir; doğal sermayeyi geri kazandırmak, doğaya dayalı çözümleri hızlandırmak ve bunlardan faydalanmak nihai amacımız olmalıdır. Döngüsel biyoekonomi, bu krizle mücadele ederken çabalarımız için hayati önem arz edecektir.

Bu çaba ise 21.yüzyıl’ın bir hakikatini sergiliyor. Bu hakikat, her ülke ve küresel bir kamuoyu olarak herkesin başarısı ötekinin başarısına bağlı ve ülkeler halklarına bir şey vermek için aynı zamanda dünyanın kalanıyla da etkileşim kurmak zorunda. Ancak birlikte çalışılarak gelecek teminat altına alınabilir, çünkü ortak geleceğimiz söz konusu.

Tıpkı 1995 yılından beri düzenlenen ve sonuncusu da Kasım ayında Birleşik Krallık, Glasgow vilayetinde düzenlenmiş COP26 zirvesi gibi. Bu zirve her ne kadar ortak geleceğimizi kurtarma nişanesi ile yapılıyor olsa da aslında stratejik bir unutmanın da tezahürüdür. Nasıl mı? Bu durumu Cambridge Üniversitesi ekonomisti Prof. Dasgupta, Financial Times bünyesinde yayımlanan bir söyleşisinde “Küresel, varlık sürdürülebilirliği portföyümüzü yönetmeyi başaramadık. Geçtiğimiz on yıllarda büyük bir refah artışı yaşadık ama bu, doğaya büyük zarar verme pahasına gerçekleşti.” diyor. Bugün iklim krizinin nedeni; insanlığın karbondioksit emisyonunun kaynağı fosil yakıt bağımlılığı üzerinde yükselmesidir, çünkü sanayileşme ile başlayan egemen üretim tarzı olan kapitalizm, emperyalizmle kazanım sağladı ve bugün de bedelini ödüyoruz. Somut bir gerçek var ki, burada ekonomi ile ekoloji parelel seyir izliyor.

Önemle düzeltilmelerinin aciliyete vabeste olduğu, nasıl düzeltilebilecekleri ile ilgili birtakım hususları dayanaklarıyla beraber tarafınıza sunmak istiyorum.

Foreign Policy’de ‘Orta Doğu Kelimenin Tam anlamıyla Yaşanamaz Oluyor’ başlıklı makalede; Orta Doğu, küresel ortalamanın iki katı kadar ısınıyor ve 2050 yılına kadar, bilim adamlarının insanlığı kurtarmak için öngördüğü 1,5 derecelik işarete kıyasla 4 santigrat derece daha sıcak olacak. Dünya Bankası, aşırı iklim koşullarının rutin hale geleceğini ve bölgenin her yıl dört ay kavurucu güneşle karşı karşıya kalabileceğini söylüyor. Almanya’nın Max Planck Enstitüsü’ne göre, Orta Doğu’daki birçok şehir yüzyılın sonundan önce kelimenin tam anlamıyla yaşanmaz hale gelebilir. Ve savaşın harap ettiği ve mezhepçiliğin batağına saplanmış bölge, kolektif varlığını tehdit eden zorluklarla yüzleşmeye son derece hazırlıksız olabilir. İran’da insanlar su kıtlığını protesto etmek için yolları kapattı ve lastik yaktı. Suriye’de 2006 ve 2011 yılları arasında yaşanan kuraklık, kırsal ve kentsel alanlar arasındaki sosyoekonomik ayrımı derinleştirdi ve bunun Suriye iç savaşına yol açan nedenlerden biri olduğuna inanılıyor. Son on yılda Yemen, zaten yetersiz olan tatlı su kaynaklarını hızla tüketti. İklim değişikliği konusunda uzman Schaar, “Bölgesel işbirliği açısından en önemli şey, hem nehirler hem de yeraltı suları gibi aşırı hava olayları nedeniyle daha kıt ve daha değişken hale gelecek ortak su kaynaklarının kullanımı ve yönetimi konusunda anlaşmaya varmaktır.” dedi.

The Guardian gazetesinde ‘İsteksiz Orta Doğu, iklim krizine gözlerini açmaya zorlandı’ adlı makalede ise; Körfez Emirliklerinde, İran’da, Irak’ta ekonominin ağırlıklı olarak karbondioksit emisyonunu besleyen petrol ticaretinden gelen gelirlere dayanarak ayakta durduğunu ve bu gelirlerin halkın rızasını ve satın alma olanağı sağladığını ancak Cidde’de ve daha yakın zamanda Mekke’de ani sellere sebep olduğunu, Suudi Arabistan genelinde ise 1980’lerden bu yana ortalama sıcaklıklar %2 ve maksimum sıcaklıklar %2,5 arttırdığını belirtiyor. Bu artışlar karşısında klima kullanımı, elektrik tüketimi artmaya devam ediyor. Bu denli dünya dengesinin bozulumuna bir örnek bu yaz yaşandı ve Katar’da sokakların bazılarında klima kullanımına gittiler. Tahran’da hava kirliliği her yıl 4.000 kişiyi öldürüyor. Birleşik Arap Emirlikleri’nde iklim krizinin daha yüksek sağlık maliyetleriyle yılda 6 milyar sterline mal olduğu tahmin ediliyor. Körfez ülkeleri yenilenebilir kaynaklara geçmek için gereken üç unsurun tümüne sahip: sermaye, güneş ve geniş boş araziler. Körfez’in kendi kendini ilk hareket ettiricisi ilan eden BAE, bölgede Paris Anlaşması’nı onaylayan ilk ülke oldu ve şu anda hükümet gelirleri için petrole en az bağımlı olan ülke. 163 milyar dolarlık (118 milyar sterlin) yatırım ve yeni bir iklim değişikliği ve çevre bakanı olan Mariam Almheiri ile başlayacak “2050 yılına kadar net sıfır girişimi” duyurdu. Abu Dabi ulusal petrol şirketi, şebeke gücünün %100’ünü nükleer ve güneşten sağlayacağını söyledi. Katar bir iklim bakanı atadı; Bahreyn 2050 yılına kadar net sıfırı hedefliyor; Kuveyt’in yeni bir emisyon planı var. BAE tarafından nadiren geçilmekten hoşlanan Suudi Arabistan, elektrik üretiminde yenilenebilir enerji payını 2030 yılına kadar %0,3’ten %50’ye çıkaracağını ve önümüzdeki on yıllarda 10 milyar ağaç dikeceğini zaten söylemişti.

Güzide ülkemizin durumlarına baktığımızda ise maalesef durumlar pek iç açıcı görünmüyor. Ekoloji Birliği 2 Kasım 2021 tarihli paylaşımında NASA‘nın verilerine dayandırdığı haberinde: “Türkiye’nin 2023’te su fakiri olacağı ve bilim insanlarının 2085 yılında dünya çapında büyük bir su sıkıntısı yaşanacağı açıklandı.” Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan, tüketimin bu hızla gitmesi durumunda ülke genelinde büyük bir su sıkıntısı yaşanabileceğini belirterek “Büyük kuraklık artarak sürüyor.” dedi. Ercan, “Tarımla uğraşanlar da kendi açılarından haklı ama şu anda yer altının dengesini bozmuş durumdalar. İstanbul’da bile 60 metreden çıkan su artık 500 metrenin bile altından çıkartılabiliyor. Göller yeterli beslenemiyor. Bu durum yer altı sularının yok olmasına neden oluyor.” Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nden Doç. Dr. Nedim Özdemir “Göllerimiz 20 yılın üzerinde kuruyor. Buna karşı kurumlar ortak karar alarak harekete geçmekte geç kaldılar. Türkiye’nin en sulak şehirlerinden birisi olan Muğla’da bile tehlike çanları çalıyor. Şimdiden Türkiye’nin önemli turizm destinasyanlarından olan Bodrum ilçesine su sağlayan Mumcular Barajı’nda bugün itibari ile su rezervi yüzde 10’nun altına düşmüştür.” dedi. Muğla Su ve Kanalizasyon İdaresi (MUSKİ) Genel Müdür Yardımcısı Ali Tekkaya, Muğla’da son 5 yılda 150 bin kişinin içme suyunu karşılayan kaynakların kullanılmaz durumda olduğunu belirtti.

Türkiye’de göllerimizin çoğu sadece isim olarak artık varlar ve ne yazık ki kurumalar son hızla devam ediyor. Küresel iklim değikliğinin yanı sıra; bir taraf sulama yetersizlikleri çekerken bir tarafın anlamsızca fazla sulama yapması, kuyular açma, hatalı su politikası, yüksek kar hırsı saldırganlığı, ormanları talan edip mermer ve maden ocağı yatırımlarının desteklenmesi, daha az su isteyen bitkilere yönelmeyi tarımsal üretim politikamızın temel parçası yapmama sonucunda uyandığımız tabloda ise sonuç: deniz seviyeleri iniyor, nehirler, göller, şelaleler, sazlıklar, kuş cennetleri, tabiat parklarımız çorak toprak haline geliyor.

İngiltere ev sahipliğindeki Glasgow COP26’da dünya bunlara uyandı. Ancak cumhurbaşkanımızın COP26 iklim zirvesine katılım göstermemesi bu ülkenin biz gençleri başta olmak üzere ortak geleceğimiz için iyi bir gösterge sunmadı.

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, COP26’da C40 Büyük Kentler İklim Liderlik Grubu (C40 Cities) tarafından düzenlenen ‘Race to Zero’ (Sıfır Emisyon) başlıklı panelde; kentleri iklim değişikliği konusunda hem fail olarak belirleyip hem de sonucunda mağdur olduğunu söylemesi önemliydi. İstanbul’u daha güvenlikli yapmak için çalışacaklarını belirttikten sonra daha da önemlisi Kanal İstanbul projesi için BM’nin ‘Sürdürülebilir Kalkınma’ amaçları kapsamındaki 17 prensibine birden karşı olduğunu söyledi. İBB’nin ayrıca iklim.istanbul adlı sitesinde de bilgilendirmelere bakıldığında iklim noktasında değerli katkılar da bulunuyor. Lakin aslolan temenni ise, merkezi hükümetin de katkılar sunarak kolektif bir süreç oluşturulmasıdır. Nasıl olabileceği noktasında yazının ilerleyen bölümlerinde değineceğim.

Sayın cumhurbaşkanı, Glasgow’daki iklim değişikliği zirvesine katılan 100’den fazla dünya lideri, 2030 yılına değin ormansızlaşmayı ve arazi bozulmasını durdurma ve tersine çevirme taahhüdünde bulundu. Dünya ormanlarının %85’inden fazlasını temsil eden ülkelerin imzaladığı bu taahhüdü destekleyen ülkeler arasında Türkiye’de bulunuyor. Ancak resmi gazetede (31675 sayılı) yayınlanan yeni yönetmelik ormanları imara açıyor ve bu durum ortak geleceğimize ket vurmak demek değil midir?

Yönetmelikle betonlaşmanın önü açılmış oldu. Gerçekler bütün yalınlığı ile gözler önünde iken, Ortadoğu, dünyanın geri kalanının iki katı oranında ısınıyor iken gidişatımız felaketlerin içerisine kendimizi bile bile atmak demek değil midir? Kanadalı maden arama şirketinin Kaz Dağları’nda yarattığı tahribat, Salda Gölü’nün hakeza akıbeti…

Toplum yararına aksiyon almasını beklediğimiz kanun koyucular, iklim değişikliği konularında proaktif davranması gereken yerde hazin bir şekilde yanan ateşe odun atmakla meşgul. Yeşil gazete tarafından ‘AKP döneminin ekolojik yıkım projeleri: Türkiye artık bir enkaz’ başlığı ile yayınladığı yazı; mega projeler, madenler, termik santraller, hidroelektrik santraller (HES), jeotermal enerji santraller (JES) ile nasıl geri dönülemez yıkımlara yol açtığını yazmış. Ayrıca ülkemizde tarım arazileri 2002 yılından 2020 yılına değin 3 milyon 484 bin hektar azalarak, 37 milyon 712 bin hektara düştü. Bu alan Belçika’nın yüzölçümüne denk geliyor. Bu durumlar adeta rasyonalitenin işlemediğinin kanıtı mahiyetinde.

2015 yılında imzaladığımız Paris İklim Anlaşması olumlu somut bir adımdı ancak taahhütlerin gerçekleştirilememiş olmasının akabinde bu yıl düzenlenmiş COP26 iklim zirvesine katılım göstermemek ve ortak temiz gelecek inşası konuşmak yerine ortak temiz gelecek fikrine, hayaline vurulan demir yumruk… Gelişmekte olan bizim gibi ülkelerde iktidar sahiplerinin iktidarlarını kaybetmemek uğruna yarattıkları yıkıcı etkiler ve gelişmiş ülkelerin ise daha çok sermaye, kar oranları için yarattıkları yıkıcı etkiler paradoks etkisi yarattı şimdiye değin. Her iki tarafta da asıl zarar dünyaya olmakta. 2015 yılında Paris İklim Anlaşması’nda belirlenmiş 1.5 derece hedefinin gerçekleşme olasılığının hayale dönüşüp dönüşmemesini COP26’ya katılım gösteren ülkelerin taahhütleri ile önümüzdeki dokuz kritik yıl gibi kısa bir dönemde gerçekleştirecekleri arasındaki farklar belirleyici olacak. Malum şimdiden sıcaklık artışı 1.2 dereceye ulaşmış durumda. Bu artışın yıkıcı etkisi dünyanın hemen her bölgesinde kendini gösteriyor. 40 ülkenin açıkladıkları iklim politikalarını analiz eden son çalışmalar, eğer bu vaatler tümüyle gerçekleşebilirse dahi sıcaklık artışı 1.8 veyahut 1.9 derece düzeylerine çıkabilir analizleri hakim.

Türkiye’de emisyonların yükselmesi düşürülmedikçe, Avustralya’da sıcaklıkların yükselmesi de durmayacak. Ahlaki sorumluluk herkesin. İklim taahhüdümüzün söz değil eyleme dönüşümü esastır.

Dünya Bankası’nın geçmiş başekonomisti Prof.Kaushik Basu, ‘Convention, Morals and Strategy: Greta’s Dilemma and The Incarceration Game’ adlı çalışmasında iklim krizi gibi sorunlarda, bireysel çabaların soruna çözümsel etki edemeyeceğini hatta olumsuz sonuçlar oluşturabileceğini ayrıca devletler düzeyinde küresel çapta ve eşgüdümlü önlemlerin alınması gerektiğini belirtiyor.

Climate Action Tracker (CAT) adlı kuruluş, devletlerin verdikleri taahhütleri, gerçekleştirdikleri taahhütleri inceliyor. CAT çalışmasının sonuçlarından biri; ülkeler, bugün karbondioksit ve metan gazı emisyonlarını azaltmak adına izledikleri politikalarla yetinmeleri durumunda küresel ısınmanın 2100’e değin 2.7 dereceye yükseleceğini belirtiyor.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres açıklamasında, “Bu krize dayanışma ve cesaretle yanıt verirsek, kapsayıcı ve yeşil ekonomiler, refah, daha temiz hava ve daha iyi sağlık herkes için mümkün olacaktır.” dedi.

Doğruluğunu kim inkar edebilir?

Karbondioksit ve diğer sera etkisi yapan gazlarının salınımlarında güçlü ve sürekli azalmanın, hava kalitesini hızla iyileştirebileceği ve 20 ila 30 yıl içinde küresel sıcaklıkların dengelenebileceği ifade ediliyor. Önemli olanın kolektif ve sürdürülebilir iş birliğince koordineli olarak vaziyet almanın elzem olduğu yeterince açık. Bu da küresel anlamda iş birliklerine katılım sağlayarak ve ülkemizde de bu iş birliklerin kurulduğu organizasyonlara ev sahipliği yaparak, akabinde de gerçekleştirilecek projelerle olur.

Tehdidin ölçeği ve kapsamı mevcut fosil yakıtımızı kökten dönüştürmeye dayalı küresel sistem düzeyinde bir çözüm gerektiriyor. Temelli olarak yenilenebilir, sürdürülebilir bir ekonomiye ve önlemleri almaya olanak sağlayacak ortamın oluşturulması gereklidir.

Burada devlet elinin birleştirici mekanizmasının devreye girmesiyle hükümet, yerel yönetimler, iş dünyası, kamu kurum ve kuruluşların kapasitelerinin bir araya getirilmesi gerek. Dar zaman çizelgesini önemli ölçüde hızlandırabilecek yetkinlikleri taşıyan tarzda 7 coğrafi bölge için birimler kurulması, şeffaf raporlar oluşturulması, bu raporların toplumla paylaşılması ve atılan adımlar noktasında bilgilendirmeler de önem arz etmektedir. Dünyada özel sektör, hükümetler ve kar amacı gütmeyen kuruluşların yanında merkezi bir rol oynaması yönünde etkin çabalar yürütülüyor ancak ülkemiz ise özel sektörün hükümetten daha istekli aksiyon alıp, uygulamaya geçtiğini görüyoruz. En büyük örnek ise ülkemizin büyük holdinglerinden olan Koç Holding’tir. Paydaş Kapitalizmi Göstergeleri ile “Şirketlerimizi yönetirken yalnızca daha fazla kar güdüsüyle hareket etmeyelim; müşteriyi, tedarikçiyi, çalışanı, sosyal paydaşları ve doğaya da fayda sağlayalım” şiarını benimsediler. Ayrıca bugüne değin, sadece 60’ın üzerinde şirket Paydaş Kapitalizmi Göstergelerini kabul etti.

Hükümetin birleştirici güç, teşvik edici mekanizma olması ile bütün tarafları bir araya getirip geleceğe rota görevi tutması en büyük beklentidir. Buna en büyük işlevselliği katacak olan cumhurbaşkanıdır. Artık an’dan kopamayız, zamanın gerekliliklerine kulaklarımızı tıkayamayız. Siyasi ve ekonomik alanlarda çöküntü iklim değişikliği çabalarına olumsuz yansıyacaktır. Hatta böylesine çöküntüler aslolan önemli konulara neşter vurur. Türkiye’de ehil kadrolar her zaman vardır, sadece yanlış politikalarda diretme olmasın, alan açılsın. Ortak sorunlarda ortak hareket, birlikte yuvarlak masa toplantılarında eylem planları oluşturmalıyız.

Büyük bir değişim için temiz enerji inovasyonunun gerekliliği ilk kez COP26’da yüksek sesle dillendirildi. Dünyanın 2050 yılına değin karbon emisyonunu sıfıra indirmesi gerekiyor. Bill Gates’in ‘İklim Felaketini Nasıl Önleriz’ başlıklı kitabında da belirtildiği üzere; bunu başarmak, neredeyse tüm fiziksel ekonomiyi karbondan arındırdığımız yeşil bir sanayi devrimi gerektirecek.

Gelişmiş ülkelerin COP26’da, kendilerine nazaran düşük yıkıma sebep olan ülkeler içinde farklı çözüm arayışlarına girmesi sonucu adaptasyonun üzerinde durmalarının olumlu bir gelişme olduğunu düşünüyorum.

“İklim için Tarımsal İnovasyon Misyonu” programı oluşturularak daha fazla kuraklık ve sele dayanabilecek yeni mahsul çeşitlerini yetiştirmek için gelişmemiş, gelişmekte olan ülke ekonomilerine yardımcı olacak yöntemlere odaklanılıyor. Bu çabanın bir parçası olarak, CGIAR (Uluslararası Tarımsal Araştırma Danışma Grubu), gelişmekte olan dünyada küçük toprak sahibi çiftçilere yardımcı olmak için iklim açısından akıllı tarımsal araştırma projelerini desteklemekte. Tarım böylesine önem arz ederken; Tarım Bakanı Bekir Pakdemirli, Türkiye’nin tarım alanında daima kârlı bir ülke olduğunu belirttiği konuşmasında “Bu ‘Saman ithal ettiniz, buğday ithal ettiniz’ diyenlere karşı şunu söylüyorum, Türkiye’de para var ki ithalat yapabiliyor.” dedi. Şanlıurfa’da vatandaşlar CHP Tokat Milletvekili Kadim Durmaz’a un fabrikalarının kendilerine 10 gün sonrası için gün vermesinden yakınıyorlar. Konuşmasına; kıtlık geldi, haberimiz mi yok diyen fırıncı devam ediyor ve un karaborsaya düşmüş durumda bana başının çaresine bak diyor satıcılar. Fırıncının da deyişiyle; “Urfa, GAP’ın başkenti. Toprağın ana yeri ama un yok.”

Biz ise burada küresel iklim değişikliği ve alınması elzem önlemlerden bahsediyoruz. Ali Ekber Yıldırım’ın ‘Üretme Tüket’ adlı kitabı bu konuda önemli çünkü; tarımsal verimlilikte üst sıralarda bulunan zengin topraklara sahip ülkemizin nasıl pasif bırakıldığını, bırakılıyor olduğumuzu daha iyi anlayacaksınız. Tarım yazarımızın da güzelce ifade ettiği üzere, “zengin toprakların fakir insanları olmayı hak etmiyoruz.”

Kamunun yönetim kadroları, halkın en büyük güvencesidir misyonu mevzuatta bırakılmamalıdır.

İklim değişikliğinin birinci derecede vurduğu su kaynaklarıdır ve parelelinde etkilenen çiftçiler, tarım olmakta. Çiftçilerimizi destekleme, topraklarımızın verimliliğini arttırma, gelişmiş tohumlar gibi yenilikler yaratılmalı. İngiltere Çevre Bakanı George Eustice tarım ekseriyetinde ki konuşmasında: “1.5 dereceyi canlı tutmak için, ekosistemleri yönetme ve küresel ölçekte gıda yetiştirme, üretme ve tüketme şeklimizde acil bir dönüşüm de dahil olmak üzere toplumun her kesiminden harekete geçmemiz gerekiyor.”

Üniversitelerimizde bulunan ziraat bölümleri desteklenmeli ve proje üretmeleri için araştırma imkanlarının arttırılması gerekir. Ülkemizde işlenmedik toprak bırakmamak bu ülkeye hükümetin, yerel yönetimlerin borcudur. Tarım kooperatifleri ile de çiftçilerimize, kadınlarımızın ürettiği ürünler için destekler sağlayabiliriz. Gelişmiş yardım sistemleri kurup, ihtiyaçlara nokta cevaplar vererek; hali hazırda kırsal kesimde bulunan insanlarımızın yanı sıra şehirlerden de tarımcılık, hayvancılık için kırsal kesimlere kaymalar görebiliriz. İklim değişikliği doğaya, çevreye, topraklara sahip çıkmayı gerektirir.

Bu an, o an.

Sıfıra gitmenin maliyetini azaltan ve en yoksul insanların iklim değişikliğine uyum sağlamasına yardımcı olan yeniliklerin geliştirilmesine daha fazla çaba harcanması bu yolda önemli bir kilometre taşı görevini ifa ediyor. Türkiye olarak yönümüzü iklim değişikliği çözümlerine dönüp adım adım yolun kilometre taşlarını döşeyebilir, üstelik ilerlemelerimiz sürecinde uluslararası fonlardan da katkılarla adımlarımızı büyütebiliriz. Böylelikle hem ülkemize hem de küresel olarak ortak geleceğimize katkı sağlamış oluruz. İklim değişikliği zirvelerine ev sahipliği yapabilir ve bu konuda inovasyon yaratan ülkelerin oluşturduğu programlara, kuruluşlara artı değer olarak çalışmalarla katkılarda da bulunabiliriz. Çünkü sıfır karbonlu alternatifler icat etmek yeterli değil, tüm dünyadaki insanların bunları kullanması için uygun fiyatlı ve erişilebilir olması da önemli olduğundan doğuş süreçlerine dahil olabiliriz. Bunu eylemlerimiz belirleyecek.

Örnek verecek olursak, Birleşik Devletler’den Breakthrough Energy Ventures adlı şirket 22 ülkenin Misyon İnovasyonu yoluyla Ar-Ge’yi araştırma taahhütlerini gerçekleştirmek için dört kıtada 11 ülkeden 80’den fazla şirkete yatırım yapmış. Sıfır emisyon bir ekonomi, net-sıfır teknolojiler için şeffaf, hesap verebilir, kolektif, sürdürülebilir bir yönetim anlayışı ve teşvik programları uygulanmalı. Ardından, ulusal ve uluslararası anlamda fonlar ile hem yeni istihdamlar, hem temiz bir ortak gelecek inşası, hem de ülkemizin olumlu değişim dönüşümü mümkün olacaktır. İklim değişikliğini durduran, yeşil bir sanayi devrimi inşa etmeliyiz.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı Finans Girişimi dev bankalarla anlaşmalar yapıyor. Doğa dostu olmayan hiçbir projeye kredi veremiyorlar. İklim değişikliği dünyayı tehdit ediyor. Bu varsayımsal değil, varsayımsal bir tehdit değil. İnsanların yaşamlarını ve geçim kaynaklarını yok ediyor. Eskiden yüzyılda bir olan fırtınalar şimdi son birkaç ayda, birkaç yılda bir oluyor. Giresun’daki bir kadının sel felaketinden sonra söyledikleri akıllara geliyor: “Eskiden yağmura bereket derdik, şimdi afet diyoruz. Doğayı bu hale getirdik ve cezasını çok ağır çekiyoruz.” Dünyadaki her bölgede benzer hikayeler anlatılabilir. Bu kriz aynı zamanda inanılmaz bir fırsat da sunuyor, dünya tarihinde bir dönüm noktasındayız. Kendimize yatırım yapma ve adil bir temiz enerji geleceği inşa edebiliriz. Bu ahlaki bir sorumluluk ama aynı zamanda ekonomik bir zorunluluktur.

Bizim gibi gelişmekte olan ülkeler için elzem olan öncelik enerjidir, çünkü enerji kullanımı ile gelişmişlik düzeyi arasında doğru orantı var. Bir grafik ile gösterecek olursak eğer,

https://ourworldindata.org/grapher/energy-use-per-person-vs-gdp-per-capita

Enerji kullanımı ile gelişmişliğin bağlantılı olduğunun grafiği… Ancak önemli olan üretilen, kullanılan enerjiyi daha fazla sera gazı salınımı yapmadan sağlamak, fiyat uygunluğuna ve bunun temiz enerji olmasına öncelik vermektir. Bu noktada karşımıza güneş ve rüzgar enerjisi kullanımı çıkıyor. Hükümetin ve yerel yönetimlerin iş birliğinde özel sektöründe finansman desteğiyle kurulabilir. Ayrıca, gerektiğinde sanayi şirketlerimizin alt yapısını devlete sağlamasıyla kurulacak olan rüzgar, güneş santrallerindeki enerjiyi depolayacak bataryalar geliştirilebilsin. Kırsal kesimlerde gördüğüm; güneş alma açısı iyi olan bazı köylerde insanlar imkanları dahilinde evlerinin çatısına güneş paneli kurmuşlardı.

Güneş alan şehirlerimizin bölgelerine güneş panelleri kurarak, evlerine güneş paneli kurmak isteyenlere yerel yönetimlerin teşvik desteklemeleri, güneş almayıp yoğun rüzgar alan noktalara rüzgar türbinleri kurulması, boğazlarımıza ve üç taraf denizlerimize rüzgar türbinleri kurulumu ile şehirlerimizin enerji ihtiyaçlarını ucuz fosil yakıtlardan temiz enerjiye çevirilmesi önem arz ediyor. Ülkemizde rüzgar ve güneş enerjisi kullanılmıyor demiyorum ancak planlama, koordinasyon ile akademisyen, bilim adamı, meteoroloji mühendislerinden her bölge için heyetler oluşturulup yayınlayacakları raporlar doğrultusunda hükümet, yerel yönetimler, özel sektör ile daha etkin, büyük çapta adımlar atılabilir. Evlerimizin elektrik ihtiyacı, duş için sıcak su gibi noktalarda temiz enerjiye ağırlık vermeliyiz.

Birleşik Devletler, Pasifik Okyanusu üzerine kuracağı offshore rüzgar santralı ile Kaliforniya’daki 1,6 milyon konutun enerji ihtiyacını karşılayacağını duyurdu ve üstelik bu projeyi 2030 yılına kadar bitirmeyi planlıyorlar. Bizim de bu tarz büyük eylem planları oluşturmamız gerek. Yenilenebilir temiz enerji kaynaklarını, ekonomik oldukları her yerde etkin bir şekilde faal duruma getirmeliyiz. Birleşik Krallık, şirketleri yatırım yapmaya teşvik eden akıllıca devlet sübvasyonları neticesinde bugün dünyanın en büyük deniz üstü rüzgar kullanıcısı. Çin deniz üstü rüzgara büyük yatırımlarla 2030 yılına değin dünyanın en büyük tüketicisi olmaya gidiyor.

Diğer çözüme etki ise ‘karbon yakalama” teknolojisidir ancak her ne kadar yıllarca bulunuyor olsa da satın alınması ve işletmesi pahalıdır. İşlevi ise emisyonu emmek için fosil yakıtlı santrallere özel cihazlar yerleştirmekle alakalıdır. Bunu belirtmemin sebebi inovasyon ile hali hazırda bulunan bu teknoloji değişim dönüşüm ile kullanışlı, uygun maliyetlere getirilebilir veyahut gelişim evrelerinde bulunabileceğimiz küresel çalışma gruplarında yer alıp katkılarda bulunabiliriz. Mühendislerimiz yeni karbon yakalama sistemleri tasarlayabilir ve öncüsü olmamamız için engel yok. Nobel ödüllü ABD’li iktisatçı Christopher Sims her ne kadar ekonomi üzerine söylemiş olsa da, hayatın her önem arz eden noktasına değinen bir sözü çok yerinde; ekonomik krizleri çözmek çocuk oyuncağıdır ancak bütün problem siyasaldan geliyor.

Sıfır emisyonlu malzemeler üretmenin alternatif yollarını bulmanın ötesinde basit yaklaşımlarla da kullanımı azaltabiliriz. Belediyeler toplu ulaşımı elektrikli araçlara çevirebilir. Hükümet elektrikli araç üretimi için özel sektör araba üreticilerine teşvikler oluşturabilir. Kentsel dönüşüm adı altında dönüşüm projelerinde sokaklar elektrikli araçlar için uygun olarak dizayn edilebilir. Tüketicilerin kendi enerji faturalarından tasarruf etmeleri de mümkün kılınabilir. Geri dönüşümün önemini halka aşılamalı, okullarda eğitimi verilmeli ve bunun için özel ve kamusal alanlarda teşvikler oluşturulmalı. Hükümet, belediyeler, özel sektör geri dönüşümü hayatın her alanına yaymalıdır. Ayrıca çelik, çimento ve plastik geri dönüşümüne özel önlemler almak sera gazı emisyonlarına faydası dokunacaktır. Hükümetin, yerel yönetimlerin, iş dünyasının inşaat yapımlarında bunlara riayet ederek inşaat projelerini oluşturması elzemdir. Bill Gates’in de belirttiği üzere; “İnşaatlarda geri dönüştürülmüş çeliği seçebilir ve yapısal yalıtımlı paneller, beton formlar, çatı veya çatı ısı bariyerleri, yansıtıcı yalıtım ve temel yalıtım kullanarak evi daha verimli kılabilirsiniz.”

Burada iklim değişikliği sorununa karşı kesin çözüm önerilerinde bulunmuyorum. Amacım sıfır karbon emisyonunun çözüm süreçlerine artı değer sağlamaktır. Nihai amacım, ucuz ve kolay bulunurluğu sebebiyle fosil yakıtların kullanımından elde edilen enerjiyle yükselen ekonomimizin; temiz, yenilenebilir, sürdürülebilir enerji kaynaklarına yönlendirilmesidir.

İnovasyon kelimesini birçok kez kullandım ancak bunun altının doldurulması şarttır. Yeni teknolojileri pazara sürecek altyapıyı inşa etmemiz gerek. Konuştuğumuz kaf dağının ardındakilere ulaşmaya çalışmak demek değildir. Formül olarak basit; hedef, plan, yatırım. İklim değişikliği konusunda inovasyonlar ve hayat bulacak teknolojiler icat edildikleri ülkelere hem büyük finansman kaynağı olacak, hem de ekonomiler açısından uluslararası piyasalarda olumlu dönüşlere katkı sağlayacaktır. Uzmanlar, kurumları güçlendiren ve işletmeleri özgürce düşünmeye teşvik eden, katkı sunan siyasi ve ekonomik reformların, Orta Doğu’da karbon emisyonlarını azaltmak ve temiz enerjiye geçişi sağlamak noktasında gerekli olduğunu söylüyor. Sera gazı emisyonları son otuz yıl sürecinde, bölgede üç kattan fazla artış gösterdi ve uzmanlar arasında, bir yanda sıcaklıklardaki net artışın ve diğer yanda temel hizmetlerin eksikliğinin bölgeyi daha umutsuz ve içinden çıkılamaz bir yer haline sürüklediği konusunda endişelere yol açtı.

Modası geçmiş politikaları, siyaset oyunları ile zaman nakdini boşa harcayacağımıza; sıfır emisyon için daha fazla inovasyon için politika tabanlı teşvikler, vergi kanununda iyileştirmeler veya kamu hizmeti düzenlemeleri etkin kılınarak, süreç ileriye taşınabilir. Politikacılar görevleri itibari ile aynı anda bu denli sorunun üstesinden gelebilmeleri mümkün değil. Bazen ne yapacaklarına, neye öncelik vermeleri gerektiğine seçmenlerini dinleyerek karar verirler.

Burada politika yapıcılarımıza şunu söylemek isterim; hükümetin rolü genel olarak Ar-Ge’ye yatırım yapmaktır ki, özel sektör çok az bir kar garantisi olarak gördüğü Ar-Ge desteklerini arttırsın. Devlet üniversitelerinin Ar-Ge merkezlerinin çalışmaları desteklenmeli, ihtiyaçlarına anında cevap verilmelidir. Yerel yönetimler il ve ilçelerde bulunan Ar-Ge kuruluşlarına katkılar sağlayabilir, ihtiyaçlarına anında cevap verilmelidir. Şirketler öngörülebilirlik ister, kar odaklı çalışır ve hükümetin atacağı emin adımlar kendilerinde de uyarıcı etki yaratacaktır. Şirketlerin ve yöneticilerin, iklim değişikliği konusunda somut adımlarının, projelerinin ödüllendirilmesi de teşvik yaratma açısından önemlidir. Uyum projeleri, gelişmiş yardım sistemleri gibi konular finans kaynakları gerektirir ve hükümetin, yerel yönetimlerin, özel sektörün ötesinde küresel sermaye de ister. Bunun için ise inovatif, somut adımlar, politika yapım tarzı, kolektif çalışmalar gerekir ki küresel şirketler için geleceğe yatırım potansiyeli misyonu olarak rağbet görsünler. Karbondan arındırmayı zorlaştıran, bazen hükümet politikalarının kendisidir ancak aslolan artık hükümet yönetimlerinde de yenilikçi tarzda değişimlerin yaşanmasıdır.

Sonuç olarak, şimdiye değin tarihsel süreçlerden kırılma noktalarına, ayrım noktalarına geldik ancak bu durum insanlık için bir dönüm noktası olma özelliği addediyor. Kaynaklarımızı zorluklara ve kolektif geleceğimize döndürmeliyiz. Bugün dünyasında endişelerimiz bilimsel ve siyasi irademizi kullanarak harekete geçmeyi gerektiriyor. Sınırları tanımayan küresel iklim krizi ile karşı karşıyayız ve bu felaketten kaçınacaksak, bütün yaptıklarımızda en iyi yolları bulmamız gerekiyor. Bizi uçurumun kenarına iten fosil yakıt bağımlılığını azaltma yoluna gitmeliyiz, aksi takdirde yeryüzünde yaşayan hemen herkes daha sıcak bir iklime uyum sağlamak zorunda kalacak. Daha yüksek sıcaklıkların etkisi; daha sık yaşanan kuraklık, sel, tarım arazilerinin çoraklaşması, mahsul yiyen haşerelerin yayılması çiftçileri aşırı zorlayacak. Bu değişiklikler zengin ülkelerdeki çiftçiler için sorun yaratacak, ancak düşük gelirli ülkelerdekiler için potansiyel olarak ölümcül olacak. Bir araya gelerek bizi birleştiren insanlığın bizim anlaşmazlıklarımız veyahut fikir ayrılıklarımızdan daha güçlü olduğunun bilinciyle tek başımıza yapabileceğimizden fazlasını birlikte yapmalıyız ki bunu başarabilelim. COP26’da da zikredildiği gibi doğaya saygı şart ve karbon ile kendimizi öldürmeye, doğaya tuvaletmiş gibi davranmaya artık son verelim.

Saygılarımızla.

RASTLANILMAMIŞ BİR OTOBİYOGRAFİ YANSIMALARI

Kat üstüne kat inşa etme, diğer bir anlamıyla yeni şeyler öğrenme süreçlerinde izlediğimiz yollar her daim öğrenme yeteneğimizi daha da geliştirir. Bir şey üzerine derinlik kazanmak istediğimizde, bir ders kitabı okuruz veyahut öğrenene kadar alakalı kitaplar ile çevirimiçi kurslar izleriz. Lakin Tara Westover’ın Educated (Türkçe çevirisi adı ile: Talebe) kitabı, insanın kendi kendine öğrenme yeteneğinin de ötesinde değer addediyor.

Birleşik Devletler, Idaho eyaletinde 7 kardeşten en küçüğü olan Tara Westover; katı muhafazakar bir baba, şifa dağıtıcı bir anne, psikopat bir büyük erkek kardeş ile Mormon inancına sahip bir ailenin mensubudur. Babasının hükümet hakkında çok yaygın olmayan görüşleri vardı. Kıyametin geldiğine, ailenin sağlık ve eğitim sistemleriyle mümkün olduğunca az etkileşimde bulunması gerektiğine inanıyordu. Hatta öyle ki, tuvalet çıkışında ellerin sabunla yıkanılması günah olarak görülüyor, kadınların açık giyinimine karışılıyor, çocuklara kimlik çıkarılmıyor, devlet eğitimine karşıtlık, çok eşlilik konuları hakimdi. Nihayetinde, 17 yaşına kadar bir sınıfa adım atmadı ve büyük tıbbi krizler hastanede tedavi edilmedi (annesi bir araba kazasında beyin hasarı geçirmesine rağmen asla tam olarak iyileşemedi).

Tara ve altı kardeşi küçük yaşlardan itibaren babalarının hurdalığında çalıştıkları için hiçbiri uygun bir evde eğitim görmedi. Kendi kendine matematik öğrenmek zorunda kaldı ve Brigham Young Üniversite’ne kabul almak adına yeterince iyi yaptığı  ACT (Birleşik Devletler’de üniversiteye girişler için kullanılan standartlaştırılmış bir test) için kendi kendine çalıştı. Sonunda ise, Camridge Üniversitesi’nden tarih doktorasını aldı. Educated adlı kitabı değere katma değer katan bir hikaye ve New York Times’ın tepesinde, en çok satanlar listesinde neden bu kadar zaman harcadığı anlaşılabiliyor.

Uzunca bir müddet nüfus ve hastane kaydı olmadığından resmi olarak varlığı bilinmemiş, okula hiç gönderilmemiş, haliyle eğitimden ciddi anlamda yoksun kalmış Tara, babasının en uç inançlarından bazıları hakkında yazarken dahi katiyen acımasız değildir. Annesi ve babası da dahil olmak üzere tüm aile fertlerinin enerjik ve yetenekli olduğu açık. Fikirleri ne olursa olsun, onların peşinden gitmiş olmaları en büyük tezahürüdür. Tara dahil yedi Westover kardeşinden üçü evi terk etti ve üçü de doktora derecesi aldı. Bir ailede üç doktora, daha geleneksel bir hane için dahi dikkate değerdir. Sanırım çocuklara bir dereceye kadar dayanıklılık veren ve sebat etmelerine yardımcı olan bir şeyler olmalı. Babası çocuklara öğretebileceği her şeyi öğretti ve Tara’nın başarısı da bunun bir kanıtı.

Okulla ilişkisinin olmamış olmasından ötürü dünya görüşü tamamen babası tarafından şekillendirildi. Komplo teorilerine inanıyordu ve BYU’ya gitmenin akabinde, babasının gerçek olarak sunduğu şeyler hakkında başka bakış açılarının da olduğunu fark etti. Örnek verecek olursak eğer, sanat tarihi profesörü ondan bahsedene kadar Holokost’u hiç duymamıştı ve kendi fikrini oluşturmak için konuyu araştırmak zorunda kalmıştı.

Tara’nın kendi dünya algısına güvenmek için okulda felsefe ve tarih okuması etkileyiciydi. Onun deneyimi, herkesin ebeveynleriyle birlikte yaşadığı bir şeyin aşırı bir versiyonudur. Çocukluğunuzun bir noktasında, her şeyi bildiklerini düşünmekten onları sınırlı yetişkinler olarak görmeye geçersiniz. Tara’nın bu süreç yüzünden çok zaman ailesinden ayrı kalması üzücü bir durum olsa da içsel mücadelesi, kendini yeniden var etme/bulma çabası ile beraberinde yaşadığı dağın ötesini bilmeden başlayan yolculuk hikayesinin profesörlüğe evrileceğine kendi dahi inanamayan otobiyografisi ilham verici.

Bir erkek kardeşinin elinde maruz kaldığı fiziksel istismar da dahil olmak üzere, çocukluğunun travmalarını çok iyi naklediyor. Bir zamanlar ne kadar saf olduğu hakkında bu denli kendini içten aktarımı etkileyici, malum çoğumuz kendi cehaletimiz hakkında konuşmayı zor buluyoruz, kaçınıyoruz.

“Eğitimin, bazı insanların diğer insanları boyun eğdirmek için kullandığı bir sopa haline gelmesinden veya insanların kendini beğenmiş hissettiği bir şey haline gelmesinden endişeleniyorum.” sözünün manası çok değerli.

Eğitim hakikaten sadece kendini keşfetme süreci; bir benlik duygusu ile beraberinde ne düşündüğümüzü geliştirmedir. Bu geliştirme sürecinde ortaya çıkan değerler ve bu değerlerin bilincinde, bilginin değerinin farkında olmakla hayatı anlamlandırabiliriz.

Sonuç bağlamını yazarın sorduğu bir soru ile bağlayacak olursak eğer: “Kişinin aldığı ilk şekil, gerçekten tek şekli miydi?”

Yoksa eğitim, bir oyun hamuruna ilk kez dokunan elin verdiği şekil misali insanları biçimlendiren o el miydi?

Dünün, hayatlarda karanlığı aydınlatan yolun kenarlarında bulunan fenerler misali tekabül sağlamasıyla, bugünün koşulları karşısında ise sağduyuyla ve yarınlara ilgi, alakayla…

Tara’nın kendini keşfetme süreci, Educated (T.Ç: Talebe) kitabında güzel bir şekilde yakalanmıştır.

Eğitim sıralarında kendilerini yarınlara yetiştiren ülkemiz öğrencileri noktasında temennimiz, hayatın içerisine kendileri için gizlenmiş olan hediyeyi keşfetmeleridir. Bu keşfediş süreci ise eğitimledir. Dolayısı ile, dayatmacı eğitim politikalarından ziyade esnek, mentor görevi üstlenecek öğretmenler, bilgiyi değil doğru bilgiye erişimin yollarını sunabilecek müfredat ve yapıcı politikalara ihtiyaç vardır.

Öğrenciyi sindiren değil, öğrenciyi bir çiçek misali açabilecek, yeşertebilecek ve ondan verim sağlayabilecek eğitim programlarını yeniden tanımlamamız gerekir.

Hangi türden kitapların takipçisi, hoşnutu olursanız olun herkesin beğeneceği, ilham alacağı türden bir kitap.

Photo by Taylor Siebert on Unsplash

ZENGİN TOPRAKLARIN FAKİR İNSANLARI OLMAYI HAK ETMİYORUZ

Photo by Taylor Siebert on Unsplash

Bazı kitaplar vardır sadece soluk soluğa okunur, çünkü bunlar genelde polisiye tarzda yazılanlardır. Bazı kitapların satır araları çizilerek okunur, bazı kitaplar ise hem satırları çizilerek okunur hem de kütüphanenin baş ucuna konulur ki ayda bir kez en azından yine dönülüp, okunması elzemdir.

Bu değerlendirme yazısı; her satırı önem arz eden, dünümüze bir değerlendirme, bugünümüze bir rasyonalite portresi çizen ve yarınlarımıza da bir projeksiyon görevi gören tarım kitabından.

Sia yayıncılıktan çıkan, tarım yazarı Ali Ekber Yıldırım tarafından kaleme alınmış olan “Üretme Tüket” kitabı.

“Dağları, ormanları, ovaları, dereleri olmayan ülkenin nesini seveceksiniz?” sorusu ile başlayan kitap;

1938 yılında üreticinin buğdayına destek olması amacıyla kurulan, bir zamanlar ‘çiftçinin kara gün dostu’ olarak bilinen Toprak Mahsulleri Ofisi’nin amacının dışına saptırılmasıyla nasıl patates ithalatı yaptırıldığını,

Yüksek girdi maliyetleri ve çiftçinin ürettiği ürünün düşük fiyattan alınması, ayrıca çiftçinin ürettiği ürün fiyatının artması durumunda derhal ithalat kapılarının ardına kadar açılmasının neticesinde çiftçilerimizin; “Üretim yapmazsam bana maliyeti ne olur?” düşüncelerine saplanması,

Bir zamanlar Ortadoğu coğrafyasının kırmızı et ve canlı hayvan tedarikçisi olan ülkemizin, Kurban Bayramı’nda keseceği koyunu dahi ithal etmek zorunda kalması,

Herkesin yakınında, ailesinde bir kanser öyküsünün var olduğunu; temel nedenin beslenme biçimine bağlı sağlıksız gıdalar, bilinçsizce kullanılan zirai ilaçlar, hormonlar, hava ile çevre kirliliği, ilacımız olsun diye yediğimiz gıdaların nasıl zehrimiz olduğu, politika yapıcıların denetime önem vermeyişleri nedeniyle üreticilerimizin çoğunun sahte olan tarım ilaçlarını bilinçsizce gıdalara basması sonucu “kanser ne çok arttı” serzenişlerine etki eden sebepleri,

Tarım arazileri daralırken, nüfus artışının olası etkileri ve sonuçları,

Politikacıların kendi çiftçimize destek olmak, faydacı politikalar oluşturmak yerine; ithalat kapılarını açarak, yabancı ülkelerin çiftçilerini desteklemeleri,

Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk tarıma önem vermiş ve ilk tohum ıslah istasyonları 1925 yılında kurulmuş ancak 1984 yılından itibaren tohum ithalatının serbest bırakılması ile artışa geçen özelleştirmelerle, güzide ülkemizdeki çiftçilerin emeklerinin nasıl değeri kıymetini teslim edemediklerini,

Şanlıurfa, Göbeklitepe’de yapılan kazılar sonucu 12 bin yıl önce ilk buğdayın Anadolu’da yetiştirildiği, topraklarımızın buğdayın gen merkezi olduğu göstergelerine rağmen Tarım Bakanlığı verilerine baktığımızda buğday ithalatında rekorlar kırdığımızı ve dolayısıyla çiftçiye verilmeyen desteklerin fazlasıyla ithalata ödendiğini,

“Türkiye’den başka zeytin ağaçlarını kesen ülke yok” sözünün derin yansımalarını,

Türkiye tarihinde ilk kez 2012 yılında samanın ithal edilmesi,

Türkiye’nin 2030 yılında ‘su fakiri’ olacak olması,

Köylerin kentleşmesi durumu ise vahamet derecesini arttıran cinsten. İzmir – Ankara yolu üzerinde “Güney” adında bir köy bezelye şenlikleriyle ünlü idi. Ancak artık şenlik yok ve bezelye de üretilmiyor. Köylüler neden bezelye üretmedikleri sorusuna verdikleri cevap; “Markette daha ucuza ithal bezelye var.” oluyor.

Köy bakkalından biraz büyük 3 market arasından en çok müşterisi olana girildiğinde ise; kasada ürünleri siyah naylon poşete yerleştiren market sahibine, “Köy yumurtası var mı?” diye sorunca “Şehirden gelenler köy yumurtası soruyor. Köyde yaşayanlar bize marka adı vererek şehirden yumurta sipariş ediyor.” diyor. Yoğurt? Ambalajlı yoğurdu göstererek, “Adamın inekleri var. Sütü sağdığı gibi satıyor. Gelip bizden kase (ambalajlı) yoğurt alıyor. Yoğurt yapacak kimse yok ya da yaptıramıyor” diyor. Bizim çocukluğumuzda köy bakkalında sadece ‘köyde üretilmeyen’ ürünler olurdu. Şimdi ise köylerde üretilebilen ama ‘üretilmeyen’ ürünler var. Biz şehirlerde yaşayanlar ‘köy yumurtası’ diye, saman içerisinde üzerine tavuk pisliği bulaştırılmış yumurtaya fazla para öderken; köyde, tertemiz kolilerde şehirden gelmiş yumurtalar satılıyor. Bizim, mandıradan ‘köy peyniri’ olarak daha fazla ücretler ödeyerek aldığımız peynirler köyde yok, köyde ambalajlı peynir yiyorlar. Şehirlerde yaşayanlar büyük hasretle köy ürünlerini ararken, köydekiler ‘katkılı – zararlı’ diye şehirdekilerin istemediği ürünleri alıyor. Üreten köylülerin tüketen köylülere dönüşmesi durumu,

Sizce de ters giden bir şeyler yok mu?

Sonuç itibariyle, yazdığım durumların/soruların daha binlercesi çözüm ve önerileriyle birlikte Üretme Tüket kitabında yer alıyor.

İGSAŞ Eski Genel Müdürü Turan Tok’un sözleriyle: “Türkiye’de 1990 yılında 29 milyon hektar olan tarıma elverişli alan 2017’de 24 milyon hektara; 19 milyon olan ekili alanların büyüklüğü ise 16 milyon hektara geriledi.”

Topraklarımızı sürdürülebilirlik açısından değerlendirmemiz, üst düzey verim için üniversiteler ile bilimsel çalışmalar elzem.

Neden mi?

Topraksız kültür web sitesinde yayınlanan araştırmalara göre; “Japonya topraklarının sadece %12’si ekime uygundur. Ekilecek ve ürün alınacak toprakları oldukça az olan Japonya, topraksız tarımda dünyanın önde gelen ülkeleri arasında yer alıyor. Topraksız tarımı ileri götürerek “bitki fabrikaları” oluşturan Japonlar, yılda 20 kez hasat yapabiliyorlar. Japonya’da topraksız tarımla “ultra-steril sebzeler” yetiştiriliyor. Bu yöntemle yetiştirilen sebzeler, yıkamaya gerek kalmadan koparılıp yenebiliyor. Çalışanların dışarıyla hiçbir teması olmuyor ve ortam da oldukça steril… Işık, ısı, nem ve hatta su miktarına kadar bütün şartlar bilgisayarla kontrol altında tutuluyor.”

Bir yandan büyük tarım potansiyeline sahip ülkemizin gerçekleştirdiği buğday ithalatı, öte yandan ise akıl ve izan ile yokluktan var eden Japonya.

Japonya’da ilk tarım el kitabı 16. yüzyılda basılmış, köylüye dağıtılmış. Bu, Japonya’nın ne denli işini ciddiye aldığını gösteriyor iken, ülkemizde ise son 17 yılda, Tarım ve Orman Bakanlığı’na bakanlık edenlerin uzmanlıkları ve yetkinlikleri sorgulana gelmiştir. Malum, tarım ülkesi olarak ilk kez Tarım Bakanı ama aslen ekonomist Bekir PAKDEMİRLİ döneminde saman ithal ettik.

Japonya örneklerden sadece biri. Ancak tarım, gelişmiş ülkelerin bilhassa üzerinde durdukları, büyük yatırımlar yaptıkları husustur. A. Einstein’ın: “Tarımı ihmal eden ülke intihar ediyor demektir. Gelişmiş ülkelerin semalarında ne kadar uçağın uçtuğu değil, ne kadar çok arının uçtuğu önemlidir. Eğer arılar ölürse sonraki yıllarda insanlar da ölür.” söylemi de tarımın yadsınamaz önemde oluşunu ortaya koyuyor.

Politika yapıcılar ehemmiyet arz eden konumlara sahipler. Dolayısı ile bir ülkeyi trene benzetirsek, politikacılar bu treni güzergahı boyunca en iyi şekilde yönetenlerdir. En kötü istikamette dahi en doğru kararlar ile en az hasarla devamlılık sağlamak yükümlülüklerindendir. Ancak gelinen noktada, bilhassa son 17 yılda yeni göreve gelen her tarım bakanının; ithalat yapmayacaklarını, ihracat için çalışacaklarını itinayla belirtmelerinin sonucunda, ithalatta yeni rekorlara imza atıyor olmaları ülkemiz topraklarına yapılan en büyük haksızlıklardandır.

Bir tarım bakanımızın “neden sürekli ithalat” sorusuna cevaben, “Demek ki paramız var ki alıyoruz.” sözüne karşılık olarak hatırlatılması gerekir ki: yönetilen şirket değil, bir ülkedir. Şayet şirket yöneticileri dahi, böylesine politikalar ile nereye kadar yol alabilecekleri şaibeli, akıl sır erdirilebilir değildir.

İşlenmedik bir karış dahi toprak bırakmamamız gerekir ve bunu şiar edinmemiz şarttır. Yokluktan varlığa doğru yol alan bir kuruluş hikayesine sahip olan güzide ülkemizin varlıktan yokluğa adeta koşar adımlarla ilerlemesi abesle iştigaldir.

Çiftçinin kazanması demek, hem toplumun hem de devletin kazanması anlamına gelir. Devletin, tarım ve hayvancılık politikalarını sübvanse etmesi gerekir.

Tarım yazarımızın da güzelce ifade ettiği üzere, zengin toprakların fakir insanları olmayı hak etmiyoruz.