Kat üstüne kat inşa etme, diğer bir anlamıyla yeni şeyler öğrenme süreçlerinde izlediğimiz yollar her daim öğrenme yeteneğimizi daha da geliştirir. Bir şey üzerine derinlik kazanmak istediğimizde, bir ders kitabı okuruz veyahut öğrenene kadar alakalı kitaplar ile çevirimiçi kurslar izleriz. Lakin Tara Westover’ın Educated (Türkçe çevirisi adı ile: Talebe) kitabı, insanın kendi kendine öğrenme yeteneğinin de ötesinde değer addediyor.
Birleşik Devletler, Idaho eyaletinde 7 kardeşten en küçüğü olan Tara Westover; katı muhafazakar bir baba, şifa dağıtıcı bir anne, psikopat bir büyük erkek kardeş ile Mormon inancına sahip bir ailenin mensubudur. Babasının hükümet hakkında çok yaygın olmayan görüşleri vardı. Kıyametin geldiğine, ailenin sağlık ve eğitim sistemleriyle mümkün olduğunca az etkileşimde bulunması gerektiğine inanıyordu. Hatta öyle ki, tuvalet çıkışında ellerin sabunla yıkanılması günah olarak görülüyor, kadınların açık giyinimine karışılıyor, çocuklara kimlik çıkarılmıyor, devlet eğitimine karşıtlık, çok eşlilik konuları hakimdi. Nihayetinde, 17 yaşına kadar bir sınıfa adım atmadı ve büyük tıbbi krizler hastanede tedavi edilmedi (annesi bir araba kazasında beyin hasarı geçirmesine rağmen asla tam olarak iyileşemedi).
Tara ve altı kardeşi küçük yaşlardan itibaren babalarının hurdalığında çalıştıkları için hiçbiri uygun bir evde eğitim görmedi. Kendi kendine matematik öğrenmek zorunda kaldı ve Brigham Young Üniversite’ne kabul almak adına yeterince iyi yaptığı ACT (Birleşik Devletler’de üniversiteye girişler için kullanılan standartlaştırılmış bir test) için kendi kendine çalıştı. Sonunda ise, Camridge Üniversitesi’nden tarih doktorasını aldı. Educated adlı kitabı değere katma değer katan bir hikaye ve New York Times’ın tepesinde, en çok satanlar listesinde neden bu kadar zaman harcadığı anlaşılabiliyor.
Uzunca bir müddet nüfus ve hastane kaydı olmadığından resmi olarak varlığı bilinmemiş, okula hiç gönderilmemiş, haliyle eğitimden ciddi anlamda yoksun kalmış Tara, babasının en uç inançlarından bazıları hakkında yazarken dahi katiyen acımasız değildir. Annesi ve babası da dahil olmak üzere tüm aile fertlerinin enerjik ve yetenekli olduğu açık. Fikirleri ne olursa olsun, onların peşinden gitmiş olmaları en büyük tezahürüdür. Tara dahil yedi Westover kardeşinden üçü evi terk etti ve üçü de doktora derecesi aldı. Bir ailede üç doktora, daha geleneksel bir hane için dahi dikkate değerdir. Sanırım çocuklara bir dereceye kadar dayanıklılık veren ve sebat etmelerine yardımcı olan bir şeyler olmalı. Babası çocuklara öğretebileceği her şeyi öğretti ve Tara’nın başarısı da bunun bir kanıtı.
Okulla ilişkisinin olmamış olmasından ötürü dünya görüşü tamamen babası tarafından şekillendirildi. Komplo teorilerine inanıyordu ve BYU’ya gitmenin akabinde, babasının gerçek olarak sunduğu şeyler hakkında başka bakış açılarının da olduğunu fark etti. Örnek verecek olursak eğer, sanat tarihi profesörü ondan bahsedene kadar Holokost’u hiç duymamıştı ve kendi fikrini oluşturmak için konuyu araştırmak zorunda kalmıştı.
Tara’nın kendi dünya algısına güvenmek için okulda felsefe ve tarih okuması etkileyiciydi. Onun deneyimi, herkesin ebeveynleriyle birlikte yaşadığı bir şeyin aşırı bir versiyonudur. Çocukluğunuzun bir noktasında, her şeyi bildiklerini düşünmekten onları sınırlı yetişkinler olarak görmeye geçersiniz. Tara’nın bu süreç yüzünden çok zaman ailesinden ayrı kalması üzücü bir durum olsa da içsel mücadelesi, kendini yeniden var etme/bulma çabası ile beraberinde yaşadığı dağın ötesini bilmeden başlayan yolculuk hikayesinin profesörlüğe evrileceğine kendi dahi inanamayan otobiyografisi ilham verici.
Bir erkek kardeşinin elinde maruz kaldığı fiziksel istismar da dahil olmak üzere, çocukluğunun travmalarını çok iyi naklediyor. Bir zamanlar ne kadar saf olduğu hakkında bu denli kendini içten aktarımı etkileyici, malum çoğumuz kendi cehaletimiz hakkında konuşmayı zor buluyoruz, kaçınıyoruz.
“Eğitimin, bazı insanların diğer insanları boyun eğdirmek için kullandığı bir sopa haline gelmesinden veya insanların kendini beğenmiş hissettiği bir şey haline gelmesinden endişeleniyorum.” sözünün manası çok değerli.
Eğitim hakikaten sadece kendini keşfetme süreci; bir benlik duygusu ile beraberinde ne düşündüğümüzü geliştirmedir. Bu geliştirme sürecinde ortaya çıkan değerler ve bu değerlerin bilincinde, bilginin değerinin farkında olmakla hayatı anlamlandırabiliriz.
Sonuç bağlamını yazarın sorduğu bir soru ile bağlayacak olursak eğer: “Kişinin aldığı ilk şekil, gerçekten tek şekli miydi?”
Yoksa eğitim, bir oyun hamuruna ilk kez dokunan elin verdiği şekil misali insanları biçimlendiren o el miydi?
Dünün, hayatlarda karanlığı aydınlatan yolun kenarlarında bulunan fenerler misali tekabül sağlamasıyla, bugünün koşulları karşısında ise sağduyuyla ve yarınlara ilgi, alakayla…
Tara’nın kendini keşfetme süreci, Educated (T.Ç: Talebe) kitabında güzel bir şekilde yakalanmıştır.
Eğitim sıralarında kendilerini yarınlara yetiştiren ülkemiz öğrencileri noktasında temennimiz, hayatın içerisine kendileri için gizlenmiş olan hediyeyi keşfetmeleridir. Bu keşfediş süreci ise eğitimledir. Dolayısı ile, dayatmacı eğitim politikalarından ziyade esnek, mentor görevi üstlenecek öğretmenler, bilgiyi değil doğru bilgiye erişimin yollarını sunabilecek müfredat ve yapıcı politikalara ihtiyaç vardır.
Öğrenciyi sindiren değil, öğrenciyi bir çiçek misali açabilecek, yeşertebilecek ve ondan verim sağlayabilecek eğitim programlarını yeniden tanımlamamız gerekir.
Hangi türden kitapların takipçisi, hoşnutu olursanız olun herkesin beğeneceği, ilham alacağı türden bir kitap.
İsmet İnönü, Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç; Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nü ziyaretleri sırasında bir kız öğrenciyi dinlerken… – Mustafa Güneri arşivi.
Ülkemiz köşe yazarlarından Sultan UÇAR tarafından kaleme alınmış ‘Köy Enstitüleri Umut Oldu’ başlıklı haberinde şu sözler yazının çarpıcılığını, okunmaya, değerlendirmeye değer olduğunu hissettiriyordu: “Corona virüsü ve açlık korkusuyla insanlar marketleri yağmalarken, Köy Enstitüleri 80. kuruluş yıl dönümünde dünyanın yeni umudu oldu. ABD, Hindistan, Kore, Venezuela gibi 100’ün üzerinde ülke “Atatürk Modeli” diye tüketimden, üretim toplumuna geçiş için enstitüleri örnek alan uygulamalara başladı.”
Prof. Dr. Selahattin Turan haberdeki demecinde; “Dünyada ABD’den Güney Kore’ye 100’ün üzerinde ülke, enstitülerin yaşayarak öğrenme ve üretim yönünü uygulamaya geçiriyor. Türkiye, üreten toplum için geçmişte başarıyla uyguladığı Köy Enstitüleri’ni bir an önce geliştirerek, açmak zorunda.” diyor.
2002 UNESCO Barış Eğitimi Ödüllü Doç. Dr. Hayal Köksal ise aynı haberdeki demecinde; “Bizim, kimseden almadık. Bizden alsınlar.” diyen Hasan Ali Yücel’i hatırlatarak, “Köy Enstitüleri yabancı bilim insanı ve devletlerin ilgisini her zaman çekti. Türkiye’de eğitim fakülteleri de acil bu modele geçmeli. Enstitüler kapatılmasaydı, köyden kalkınma büyük şehirlere göçü durdurur, yoksul insan kalmazdı. Türkiye, dünyadaki ilk 5 ekonomi içinde olurdu. Ülkemizin, gelişmesine vurulan en büyük darbe bu. UNESCO, kalkınmakta olan ülkelere, Köy Enstitülerini öneriyor. Hindistan’da köylüyü kalkındırmak için “Aware” adlı proje Köy Enstitülerine çok benziyor. Afrika’da ada ülkesi Moritos köylerinde de incelemeler yaptım. Bizim kadar detaylı köy ve ulus kalkındırma odaklı bir sistem, başka hiçbir ülkede yok. Türkiye’nin 6 yılda çöpe atıp, izlerini silmeye çalışması kayıp.” açıklamalarında bulunuyor.
Chicago Üniversitesi’nde (ABD), “The University Of Chicago Press Journals” tarafından çıkan Comparative Education Review dergisinde çok değerli bir “eğitim ve gelişim sempozyumu” makalesi yayınlandı. Alexandre Vexliard ve Kemal Aytaç imzalı olan bu makalede birtakım saptamaları paylaşmak istiyorum; Köy Enstitüleri çok ciddi bir ulusal acil durumu karşılamak için kuruldu diyen yazarlar, kalkınma noktasındaki düşük seviyenin ve ülkenin yoksulluğunun ise eğitim kurumlarının genişlemesi için ana engeller olduğunu söylüyor. Endüstrinin hızlı bir şekilde gelişmesi beklenilmeyen bölgelerde, yoktan var etmek zorunda olan gelişmemiş, gelişmekte olan ülkelerin eğitim sistemlerinde reform düzenlemeleri uygun hale getirilebileceğini ifade ediyorlar.
Chicago Üniversitesi bünyesinde yayınlanan bu makalede “çok ciddi bir ulusal durumu karşılamak için kuruldu” sözünün uygulamada ki en iyi örneklerinden birisine Almanya’da ikamet eden yazar Kemal Yalçın bir yazısında değinmiş ve şöyle diyor: “2003 – 2005 yıllarında Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Sınavı’nda (PISA) Almanya; temel eğitim düzeyi gelişmiş ülkeler ortalamasının altındaydı. Eğitimin düzeyini yükseltmek için çareler düşünüldü. Dünyadaki başarılı eğitim denemelerinden yararlanıldı. Türkiye’deki Köy Enstitüleri denemesinden de yararlanıldı, örnek alındı. İlk önce, ilkokullardan başlayarak her öğrencinin bir müzik aleti çalması, okul bahçelerinde sebze meyve yetiştirme alanlarının ayrılması, çocukların kafa kol (düşün – beden) ilişkisini geliştirecek önlemler alındı. Bazı okullarda arıcılık öğretildi. Çocuklar ürettikleri balı okullarında dağıttılar. Demokrasi bilincini çekirdekten yerleştirmek için, ilkokullarda okul parlamentoları sistemi uygulamaya konuldu. Spora, sanata, el becerilerini geliştirici uygulamalara başlandı.”
Ulusaldan ziyade uluslararası arenada rağbet gören bu konu, karanlığın boğduğu eğitimin; zamanın ikliminden kalkıp, devrin güneşlerini doğuran köy enstitülerine dönüşmesi hikayesidir.
Eğitim bir cumhuriyetin kolonları mahiyetindedir ve cumhuriyete getirisi ise demokrasidir, bilakis eğitimle güçlendirilmeyen cumhuriyetin temelleri zayıflar, kolonları taşıyamamazlık gösterir. Bu durumda cumhuriyet, getirisi demokrasiden, otokrasiye evrilme ihtimalini yaşar.
Köy enstitüleri kavramını açmak gerekirse eğer…
1935 yılı idi.
Eğitim öğretim üzerine İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç tarafından rapor hazırlanmış ve aciliyet arz eden noktalar görülmüştü. Durumun vahametini gösteren en önemli nokta ise ülke genelindeki kırk bin köyün otuz beş bininde o dönemde halen okul ve öğretmen bulunmuyor oluşuydu. Ardından Atatürk’ün önerisiyle, askerlerin arasından görevini onbaşı, çavuş olarak yapanlardan seçilen okur yazar gençlerin altı aylık bir eğitimden geçirilip, eğitmen olarak okulsuz köylere gönderilmesine karar verildi.
1940 yılına gelindiğinde ise dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in verdiği raporlara istinaden görüldü ki, iki milyon okul çağındaki çocuğun sadece 785 bininin talebe oluşu hazin bir yetersizlik durumunun tezahürüydü.
Yücel, “köylünün yüzde yüzünü okutmak için emek sarf edileceğini” belirterek Köy Enstitüleri’nin bu amaca hizmet edeceğini söyledi. Böylelikle dönemin MEB Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un çabalarıyla 17 Nisan 1940 tarihinde Köy Enstitüleri kuruldu.
Amaç; köylerdeki ilkokul mezunu çocukların bu okullarda yetiştirilmelerini, akabinde yeniden köylere gitmelerini sağlayarak öğretmen olarak çalışmalarıydı. Köy enstitülerinin farkı, temel eğitimin yanı sıra meslek eğitimlerinin de verilmesiydi. Teori ile pratik eş güdümlü ilerliyordu. Dolayısı ile bilim, akıl, sağduyu rehberdi. Bu kurumlarda yetişen öğretmenler uzun yıllar boyunca laik demokratik cumhuriyet yolunda pak bir geleceğe donanımlarıyla katkı sağlıyor, ardından gelenleri de yarınlara hazırlıyorlardı. Cumhuriyet döneminin; ne denli ileri görüşlü, sağduyu sahibi, liyakat esaslı ve idealist insanlarla dolu olduğu gerçeği yadsınamaz.
Haklı olarak günümüz okulları ile mukayese etme yoluna gidebilirsiniz ancak unutulmamalıdır ki, köy enstitüleri okul olarak gerçek hayattan soyutlanmış değil aksine gerçek hayatın kendisi olma ilkesini gerçekleştirmiştir. Okul, toplumdan kopuk olup dört duvar arasına sıkıştırılmamış; aksine hayatın bir parçası, üretim sisteminin alt yapısı mahiyetinde olmuştur ve çeşitli bölgelere dağılmış olan bu okullar bulundukları çevrenin üretim eko sistemiyle, sorunlarıyla hemhal olmuş. Denizcilik bölgesinde balıkçılık öğretilirken, iç bölgelerde tarım arazilerinde iyi gübreleme öğretilmişti. En son gelişmeler takip edilir ve uygulamadan geri kalınmazdı.
Anlaşılacağı üzere; köy enstitülerinde öğrencilere hayatla ilişkili, pratiğe dayalı, nitelikli eğitimler verilirdi. Okutulan müfredatın yarısı kültür, yarısı teknik, tarım ve sanat derslerinden oluşuyordu. Önce teorik olarak öğrenim yeterlilikleri 3 ay verilir, akabinde 9 ay uygulama çalışılır, pratiğe dökülürdü.
Burada önem derecesinde daha yüksek ehemmiyet arz eden, yönetici koltuğunu işgal edenlerin üzerine düşünüp “Acaba biz nerede yanlış yapıyoruz?” dedirtmelerini sağlayacak, reform kelimesinin gerekliliğini gösterecek bir tespit var ki; köy enstitüleri devletten sürekli ödenek almaz, kendi ürettikleri ile gelir elde ederlerdi.
Bu enstitülerde profesörler tarih derslerini, Aşık Veysel halk müziği derslerini verir; orkestralardan Mozart ile Vivaldi gibi isimlerin ezgileri yükselir, öğrenciler aralarında konserler düzenlerlerdi. Tiyatro salonlarında oyunlar sergilenir, sinema salonlarında ise film gösterimleri yapılırdı. Arkeoloji eğitimi alan öğrenciler akabinde Efes, Alacahöyük gezilerinde bulunup, çalışmalarda bulunurlardı. Enstitülerde türleri öğrencilere bağlı olmak üzere “Her mezunumuz en az 150 klasik okumuş halde diploma almalı.” şiarı vardı.
Takdirle karşılanması gerekilen bir durum ise, her zaman yöneticiler de dahil herkesin öğrencilerin isimlerini alarak hitap etmesi. Eğitimde ceza-i yaptırımlar yerine sevgi, saygı, hoşgürü esas alınıyordu. Genelgeleri bulunuyordu ve maddelerine “öğrenci hakları” olarak bakılmaz, “insan hakları” olarak bakılırdı. Genelgelerinde en göze çarpan maddelerden biri ise, hiçbir öğretmen hiçbir öğrenciye el kaldıramaz, dayak atamaz ve kötü söz söyleyemezdi. Velev ki hasıl olursa, öğrencinin de aynı şekilde karşılık verme hakkı bulunuyordu. Yurttaş olma bilinci, hukuk bilgisi, demokrasi öğretiliyor; düşünme, sorgulama, eleştiri yapma bilinci aşılanıyordu.
Bu enstitülerin uygulamalarından birine örnek vermek gerekirse; her cumartesi günü öğrenciler, öğretmenler, müdürler aynı ortamda bir araya gelir, geride kalan haftanın değerlendirmesini yaparlardı. Ancak bir fark var ki, o da değerlendirmelerin öğretmenler gözüyle değil, öğrencilerin gözüyle yapılması durumu. Öğretmenler ise eleştiriler karşısında kendilerini savunmaz, eleştirilen hususları bir daha yapmamak üzere notlarını itinayla alırlardı.
Bu konuda bir anekdot nakledecek olursak eğer; “Bir cumartesi oturumunda “yemek” tartışması oluyormuş. Hafta içinde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ziyarete gelmiş, piyes izlemiş, konser izlemiş, sohbet etmiş, öğrencilerle birlikte yemek yemişti. Bu ziyaretle alakalı olarak söz alan bir öğrenci, “Neden cumhurbaşkanına bizden farklı yemek verdiniz?” diye sormuş. Müdür Rauf İnan ayağa kalkıp, “haddini bil terbiyesiz” gibi sözler sarf etmek yerine “İzah edeyim” diyerek, “Cumhurbaşkanı olduğu için değil, şeker hastası olduğu için farklı yemek verdik, biliyorsunuz, sizlerden biri hastalandığında da kişiye özel farklı yemek veriyoruz, yoksa ayrıcalık gibi bir niyetimiz olamaz.” Öğrenciler bu izahata ikna olmuş.”
Anlayışı, tahammülü, saygıyı, sevgiyi, zarafeti kısacası insan olma ilkesini nasıl gerçekleştirdiklerini görüyorsunuz değil mi?
Köy Enstitüleri demokratik teamüllerin ekseriyetinde insan yetiştirme gayesindeydi. Öğretmenler yönetime katılıyor, hem demokrasiden söz edeceğiz hem de yarınların toplumlarını inşa edeceğiz diyorlardı. Bu enstitüler bulundukları köyleri, bütün yönleriyle kalkınmasında öncü rol oynayabilecek önderler yetiştirmeyi ilke edinmişti.
“İvriz Köy Enstitüsü öğrencisi Mahmut Makal: “Hafta sonları toplantılar olurdu. Yarı eğlenceli, yarı düşünceli… Müdürü eleştirebilirsin, öğretmenleri eleştirebilirsin, onlar seni eleştirebilir. Önemli olan okulun ve memleketin sorunlarıydı… Öğretmen öğrencinin kılına dokunamaz. Demokratik bir eğitim var. Öğrenci başkanları var, başkan yardımcılığı var. Sanat, kültür başkanlığı var. Ben kültür ve sanat başkanlığı yaptım, öğrenci başkanlığı yaptım. Kültür başkanlığı yaparken gazeteleri ve dergileri inceliyorsun, dünyada ve Türkiye’de olan bir haftalık olayları inceliyorsun, özetliyorsun ve arkadaşlarını bilgilendiriyorsun. Öğrenci başkanıyken adeta okulu yönettim. Okulun müdür, müdür yardımcısı, öğretmeni bana tabi, öyle bir hava vardı; bana danışıyorlar, benden istiyorlardı.”
“Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nden Pakize Türkoğlu: “Bizim eğitim gördüğümüz Hasanoğlan’da büyük bir açık hava tiyatromuz vardı. Hem de öğrenci emeğiyle yapılmıştı. Ülkede Cumhuriyet döneminde yapılmış ilk açık hava tiyatrosuydu. Köy Enstitüleri’nin hepsinde iyi bir tiyatro çabası vardı. Oyun yazanlar olurdu. Ayrıca kitaplıklarda özellikle de klasikler arasında birçok oyun metinleri vardı. Onlar bizim elimizin altında, okuduğumuz kitaplar arasındaydı.”
Bir anekdot var ki, insanı değerli yöneticilerin varlığını sorgulama yoluna götüren bir yaşanmışlık öyküsü.
“Yer, Hasanoğlan Köy Enstitüsü,
1947 mezunu öğretmen Mehmet Şener,
Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde yaşanan ve
Kendisini çok etkileyen,
“Bu amca kim?” anısını anlatır…
Ali Çuhadar, Anadolu bozkırından, Çorum’un bir köyünden Hasanoğlan’a, öğrenci olarak gelir. Öğretmeni ona, basımevinin sobasını yakma görevi verir. Yakıt kömürdür. Ali, köyünde tezek, odun yakar. Kömürü öğretmeni anlatmıştır ama nasıl yakılacağını bilmez.
Çocuk acemi. Kömürü sobaya doldurur, altından kibriti çakar, kömür bir türlü yanmaz. Bir kutu kibrit biter ama çocuk sobayı yakamaz. Odada bulunan orta yaşlı bir adam, küçük Ali’yi izler ve; “Oğlum, sobayı yakamadın. Beraber yakalım mı?” der. Ali, öğretmenine mahcup olmamak için odadaki adamın teklifini hemen kabul eder. İçten içe çok sevinir. Kömürü birlikte boşaltırlar.
Adam: “Bak oğlum, şu köşede tahta parçaları var, Onları getir. Orada keser var, onu da getir.” Getirilir ve tahtalar birlikte kırılır, sobaya yerleştirilir. Aralarına kağıt konur ve kibrit çakılır kağıtlar anında tutuşur.
Adam: “Nerelisin?”
Ali Çuhadar: “Çorumluyum, amca.”
Adam: “Kızlar da geldi mi?”
Ali Çuhadar: “Gelmedi amca.”
Odunlar iyice tutuşur, odadaki adam bir kürek kömürü sobaya koyar. O sırada okulla ilgili sorular da sorulur Ali Çuhadar’a…
Ve adam, Ali’ye bir kürek kömür attırır ve soba yanmaya devam eder. Ali Çuhadar, odadaki adamın bir an önce gitmesini ve öğretmeninin başarıyla sobayı yaktığını görmesini ister. Tam o sırada soba yakma görevini veren öğretmen içeri girer. Odadaki adamı görünce “hazır ola” geçer. Ali şaşırır…
Adam; “Allaha ısmarladık” diyerek, Ali’nin elini sıkar ve dışarı çıkarken, Ali merak içinde öğretmenin ceketini çekiştirir ve “Bu amca kim öğretmenim ?” diye sorar… Öğretmenin cevabı: “Hasan Ali Yücel, oğlum. Milli Eğitim Bakanımız Okulumuzu ziyarete gelmiş.”
Bu noktaya değin, enstitüleri günümüz eğitim anlayışı ile mukayese edecek olursak eğer, arada uçurum olduğu konusunda siz de hemfikir misiniz?
Ülkemizin eğitime gönül vermiş değerli iş insanlarından merhume Suna Kıraç’ın kaleme aldığı “Ömrümden Uzun İdeallerim Var” kitabında eğitimin yadsınamaz önemini belirttiği sözlerinden biri olan “Siyasi krizler aşılır, ekonomik krizler çözülür, iyi eğitilmemiş nesilleri onarmak mümkün olmaz. Çocuklarımızı sokaklarda başı boş bırakmamalıyız. İyi bir eğitime erişim imkanı vermeliyiz” sözü aslında tam da köy enstitülerinin ana varlık göstergelerinden değil midir?
Duayen gazeteci Uğur Mumcu’nun “Kuvayı Milliye’ den sonra, toplumun en önemli sivil örgütlenme modeli… Vazgeçilmez kurum” nitelendirmesinde bulunduğu Köy Enstitüleri’ne yetiştirilmeleri için verilen çocuklar tatilde vilayetlerine döndüklerinde karşılaştıkları haksızlıkları sindirmeyip, seslerini çıkarıyor ve mücadele ediyorlardı. Hak, hakkaniyet, doğruluğu ve çağdaşlığı esas alıyorlardı.
Elbette bu durumdan en büyük rahatsızlık toprak ağaları, din bezirganlığı yapanlar, yolsuzluk balçığında yalpalanan siyasetçiler tarafından duyulmuştu. Devrim niteliğindeki Köy Enstitüleri’ne karşı, karşıdevrim düğmesine basılmıştı. “Her şey hızla kirleniyordu önceliği beyaza verdiler” sözü misali karma eğitim yapılan bu eğitim yuvalarına “Komünist yetiştirme yerleri” denilerek komünistlikle itham edildi. Daha ileriye gidilip “Dinsiz olmuş bunlar.” “Anadolu çocuğunun ruh mezbahası.” “Allahsız, milliyetsizlik” yaftası yapıştırıldı.
İthamların, yaftalamaların ardı ardının kesilmemesinin, hatta yuvarlanan kar topunun çığa dönüşmesi misali artmasının arkasındakiler;
Köy Enstitüleri TBMM’de kapatılırken toprak ağası bir vekilin sözleri: “Sırtına bineceğimiz eşeğe okuma mı öğreteceğiz?”
Trabzon vilayetinde Köy Enstitülü bir öğrenci, köyün girişine çeşme yaptı. Köyün imamı vaaz verdi; ”Komünistin yaptığı çeşmeden su içmek caiz değildir. Haramdır. ”
Bu duyulan korkulara dair öngörüsünü Köy Enstitüleri’nin kurucularından İsmail Hakkı Tonguç bir konuşmasında Mimar Asım Mutlu’ya söylüyordu: “Biliyor musun, politikacıların çoğunun bizim çocuklardan ödü kopuyor. Biliyorlar ki bu çocuklar ileride kendileri gibilerini seçmeyecekler.”
Enstitü mezunlarından Pakize Türkoğlu’nun ifadeleri ise, aslında sonuca götüren nedenleri bariz ortaya koyuyordu: “Köy Enstitüleri’nin kapanmasına neden olanlar, çoğu TBMM’deki toprak ağaları, aşiret reisleri ve onları destekleyen tutucu eğitimcilerdi. Çıkarlarının bozulacağından kaygı duyuyorlardı.”
Tarihler 27 Ocak 1954’ü gösterdiğinde Köy Enstitüleri’nin kapısına nihayetinde kilit vurmayı başarmışlardı.
81 vilayet olarak kendi kendimize yetebilecek, üretebilecek, ihracat yapabilecek potansiyele sahip olduğumuz gerçeği malum ve bu durum fikri yazılanlardan ibaret kalmamalı. Aksine politikalarımızda reformlar yaparak, eğitimimizde iyileştirmelerde bulunarak, sahici adımlarla yarınların tohumunu bugünden atmalıyız. Cumhuriyetçi ve emekçi bir program şarttır.
Eski zamanlarda kanlı savaşlar yapılırdı ancak günümüzde savaşların yerini mürekkep damlalarının savaşı aldı. Kılıçlar kalem oldu, savaş meydanları ise kağıtların düzleminden ibaret hale geldi. Mürekkep damlalarının, kağıt satırlarına nakış misali işlenmesiyle akıl – mürekkep – satırlar üçlüsünde vuku bulan paragrafların niteliği artık en büyük güç özelliği kazandı. Bu niteliği kazandıracak olan ise eğitim yuvalarının kalitesidir. Üniversitelerin özerk olmadığı, üzerlerinde şirket yönetir gibi hüküm sürüldüğü, başarıların ehemmiyet taşımadan kan bağına göre akademik kadroların oluşturulduğu kurumlar haline getirildiği bir ortamdan aydınlık yarınlar oluşur mu?
Sosyal Demokrasi Vakfı’nın gençlik araştırması raporu değerli bulgular sunuyor. Hazindir ki, gençlerin “%62.5’i yurt dışında yaşamak istiyor.” Üzerine düşünülmesi, sağduyulu davranılması, hareket alınması gerekilen aciliyet arz eden bir husus.
Bu satırlar bir vicdan muhasebesinin yol taşlarıdır.
Nobel ödüllü ABD’li iktisatçı Christopher Sims’in de dediği üzere: “Ekonomik krizleri çözmek çocuk oyuncağıdır bizim için, bütün problem siyasaldan geliyor.”
Atatürk’ün: “Beni övme sözlerini bırakınız, gelecek için neler yapacağız onları söyleyiniz” sözünden yola çıkarak eğitim noktasında siyaset üstü olarak yaklaşıp, kolektif kararlar almalıyız.