ZENGİN TOPRAKLARIN FAKİR İNSANLARI OLMAYI HAK ETMİYORUZ

Photo by Taylor Siebert on Unsplash

Bazı kitaplar vardır sadece soluk soluğa okunur, çünkü bunlar genelde polisiye tarzda yazılanlardır. Bazı kitapların satır araları çizilerek okunur, bazı kitaplar ise hem satırları çizilerek okunur hem de kütüphanenin baş ucuna konulur ki ayda bir kez en azından yine dönülüp, okunması elzemdir.

Bu değerlendirme yazısı; her satırı önem arz eden, dünümüze bir değerlendirme, bugünümüze bir rasyonalite portresi çizen ve yarınlarımıza da bir projeksiyon görevi gören tarım kitabından.

Sia yayıncılıktan çıkan, tarım yazarı Ali Ekber Yıldırım tarafından kaleme alınmış olan “Üretme Tüket” kitabı.

“Dağları, ormanları, ovaları, dereleri olmayan ülkenin nesini seveceksiniz?” sorusu ile başlayan kitap;

1938 yılında üreticinin buğdayına destek olması amacıyla kurulan, bir zamanlar ‘çiftçinin kara gün dostu’ olarak bilinen Toprak Mahsulleri Ofisi’nin amacının dışına saptırılmasıyla nasıl patates ithalatı yaptırıldığını,

Yüksek girdi maliyetleri ve çiftçinin ürettiği ürünün düşük fiyattan alınması, ayrıca çiftçinin ürettiği ürün fiyatının artması durumunda derhal ithalat kapılarının ardına kadar açılmasının neticesinde çiftçilerimizin; “Üretim yapmazsam bana maliyeti ne olur?” düşüncelerine saplanması,

Bir zamanlar Ortadoğu coğrafyasının kırmızı et ve canlı hayvan tedarikçisi olan ülkemizin, Kurban Bayramı’nda keseceği koyunu dahi ithal etmek zorunda kalması,

Herkesin yakınında, ailesinde bir kanser öyküsünün var olduğunu; temel nedenin beslenme biçimine bağlı sağlıksız gıdalar, bilinçsizce kullanılan zirai ilaçlar, hormonlar, hava ile çevre kirliliği, ilacımız olsun diye yediğimiz gıdaların nasıl zehrimiz olduğu, politika yapıcıların denetime önem vermeyişleri nedeniyle üreticilerimizin çoğunun sahte olan tarım ilaçlarını bilinçsizce gıdalara basması sonucu “kanser ne çok arttı” serzenişlerine etki eden sebepleri,

Tarım arazileri daralırken, nüfus artışının olası etkileri ve sonuçları,

Politikacıların kendi çiftçimize destek olmak, faydacı politikalar oluşturmak yerine; ithalat kapılarını açarak, yabancı ülkelerin çiftçilerini desteklemeleri,

Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk tarıma önem vermiş ve ilk tohum ıslah istasyonları 1925 yılında kurulmuş ancak 1984 yılından itibaren tohum ithalatının serbest bırakılması ile artışa geçen özelleştirmelerle, güzide ülkemizdeki çiftçilerin emeklerinin nasıl değeri kıymetini teslim edemediklerini,

Şanlıurfa, Göbeklitepe’de yapılan kazılar sonucu 12 bin yıl önce ilk buğdayın Anadolu’da yetiştirildiği, topraklarımızın buğdayın gen merkezi olduğu göstergelerine rağmen Tarım Bakanlığı verilerine baktığımızda buğday ithalatında rekorlar kırdığımızı ve dolayısıyla çiftçiye verilmeyen desteklerin fazlasıyla ithalata ödendiğini,

“Türkiye’den başka zeytin ağaçlarını kesen ülke yok” sözünün derin yansımalarını,

Türkiye tarihinde ilk kez 2012 yılında samanın ithal edilmesi,

Türkiye’nin 2030 yılında ‘su fakiri’ olacak olması,

Köylerin kentleşmesi durumu ise vahamet derecesini arttıran cinsten. İzmir – Ankara yolu üzerinde “Güney” adında bir köy bezelye şenlikleriyle ünlü idi. Ancak artık şenlik yok ve bezelye de üretilmiyor. Köylüler neden bezelye üretmedikleri sorusuna verdikleri cevap; “Markette daha ucuza ithal bezelye var.” oluyor.

Köy bakkalından biraz büyük 3 market arasından en çok müşterisi olana girildiğinde ise; kasada ürünleri siyah naylon poşete yerleştiren market sahibine, “Köy yumurtası var mı?” diye sorunca “Şehirden gelenler köy yumurtası soruyor. Köyde yaşayanlar bize marka adı vererek şehirden yumurta sipariş ediyor.” diyor. Yoğurt? Ambalajlı yoğurdu göstererek, “Adamın inekleri var. Sütü sağdığı gibi satıyor. Gelip bizden kase (ambalajlı) yoğurt alıyor. Yoğurt yapacak kimse yok ya da yaptıramıyor” diyor. Bizim çocukluğumuzda köy bakkalında sadece ‘köyde üretilmeyen’ ürünler olurdu. Şimdi ise köylerde üretilebilen ama ‘üretilmeyen’ ürünler var. Biz şehirlerde yaşayanlar ‘köy yumurtası’ diye, saman içerisinde üzerine tavuk pisliği bulaştırılmış yumurtaya fazla para öderken; köyde, tertemiz kolilerde şehirden gelmiş yumurtalar satılıyor. Bizim, mandıradan ‘köy peyniri’ olarak daha fazla ücretler ödeyerek aldığımız peynirler köyde yok, köyde ambalajlı peynir yiyorlar. Şehirlerde yaşayanlar büyük hasretle köy ürünlerini ararken, köydekiler ‘katkılı – zararlı’ diye şehirdekilerin istemediği ürünleri alıyor. Üreten köylülerin tüketen köylülere dönüşmesi durumu,

Sizce de ters giden bir şeyler yok mu?

Sonuç itibariyle, yazdığım durumların/soruların daha binlercesi çözüm ve önerileriyle birlikte Üretme Tüket kitabında yer alıyor.

İGSAŞ Eski Genel Müdürü Turan Tok’un sözleriyle: “Türkiye’de 1990 yılında 29 milyon hektar olan tarıma elverişli alan 2017’de 24 milyon hektara; 19 milyon olan ekili alanların büyüklüğü ise 16 milyon hektara geriledi.”

Topraklarımızı sürdürülebilirlik açısından değerlendirmemiz, üst düzey verim için üniversiteler ile bilimsel çalışmalar elzem.

Neden mi?

Topraksız kültür web sitesinde yayınlanan araştırmalara göre; “Japonya topraklarının sadece %12’si ekime uygundur. Ekilecek ve ürün alınacak toprakları oldukça az olan Japonya, topraksız tarımda dünyanın önde gelen ülkeleri arasında yer alıyor. Topraksız tarımı ileri götürerek “bitki fabrikaları” oluşturan Japonlar, yılda 20 kez hasat yapabiliyorlar. Japonya’da topraksız tarımla “ultra-steril sebzeler” yetiştiriliyor. Bu yöntemle yetiştirilen sebzeler, yıkamaya gerek kalmadan koparılıp yenebiliyor. Çalışanların dışarıyla hiçbir teması olmuyor ve ortam da oldukça steril… Işık, ısı, nem ve hatta su miktarına kadar bütün şartlar bilgisayarla kontrol altında tutuluyor.”

Bir yandan büyük tarım potansiyeline sahip ülkemizin gerçekleştirdiği buğday ithalatı, öte yandan ise akıl ve izan ile yokluktan var eden Japonya.

Japonya’da ilk tarım el kitabı 16. yüzyılda basılmış, köylüye dağıtılmış. Bu, Japonya’nın ne denli işini ciddiye aldığını gösteriyor iken, ülkemizde ise son 17 yılda, Tarım ve Orman Bakanlığı’na bakanlık edenlerin uzmanlıkları ve yetkinlikleri sorgulana gelmiştir. Malum, tarım ülkesi olarak ilk kez Tarım Bakanı ama aslen ekonomist Bekir PAKDEMİRLİ döneminde saman ithal ettik.

Japonya örneklerden sadece biri. Ancak tarım, gelişmiş ülkelerin bilhassa üzerinde durdukları, büyük yatırımlar yaptıkları husustur. A. Einstein’ın: “Tarımı ihmal eden ülke intihar ediyor demektir. Gelişmiş ülkelerin semalarında ne kadar uçağın uçtuğu değil, ne kadar çok arının uçtuğu önemlidir. Eğer arılar ölürse sonraki yıllarda insanlar da ölür.” söylemi de tarımın yadsınamaz önemde oluşunu ortaya koyuyor.

Politika yapıcılar ehemmiyet arz eden konumlara sahipler. Dolayısı ile bir ülkeyi trene benzetirsek, politikacılar bu treni güzergahı boyunca en iyi şekilde yönetenlerdir. En kötü istikamette dahi en doğru kararlar ile en az hasarla devamlılık sağlamak yükümlülüklerindendir. Ancak gelinen noktada, bilhassa son 17 yılda yeni göreve gelen her tarım bakanının; ithalat yapmayacaklarını, ihracat için çalışacaklarını itinayla belirtmelerinin sonucunda, ithalatta yeni rekorlara imza atıyor olmaları ülkemiz topraklarına yapılan en büyük haksızlıklardandır.

Bir tarım bakanımızın “neden sürekli ithalat” sorusuna cevaben, “Demek ki paramız var ki alıyoruz.” sözüne karşılık olarak hatırlatılması gerekir ki: yönetilen şirket değil, bir ülkedir. Şayet şirket yöneticileri dahi, böylesine politikalar ile nereye kadar yol alabilecekleri şaibeli, akıl sır erdirilebilir değildir.

İşlenmedik bir karış dahi toprak bırakmamamız gerekir ve bunu şiar edinmemiz şarttır. Yokluktan varlığa doğru yol alan bir kuruluş hikayesine sahip olan güzide ülkemizin varlıktan yokluğa adeta koşar adımlarla ilerlemesi abesle iştigaldir.

Çiftçinin kazanması demek, hem toplumun hem de devletin kazanması anlamına gelir. Devletin, tarım ve hayvancılık politikalarını sübvanse etmesi gerekir.

Tarım yazarımızın da güzelce ifade ettiği üzere, zengin toprakların fakir insanları olmayı hak etmiyoruz.

Bir Cevap Yazın