Siyasilerin politika yapımı, şirketlerin ise dolaylı veya doğrudan yatırım planlamalarına istinaden, farkındalık düzeyine katkı sağlamak temennisi ile kaleme aldığımız bu mektubu taraflara sunuyoruz.
COVID-19 veya diğer adıyla koronavirüs pandemisi başladığı 1 Aralık 2019 tarihinden bugüne değin nice hayatlara mâl oldu ve ülke ekonomilerini sekteye uğrattı. COVID-19 salgını bize küresel bir sınır ötesi tehdidin etkilerinin ne kadar yıkıcı olduğunu gösterdi. Bununla beraber bir diğer küresel sınır ötesi tehdit ise iklim değişikliği. İklim değişikliğinin tezahürü olan biyolojik çeşitlilik kaybı aslında daha da büyük bir varoluşsal tehdit oluşturuyor ve bu durum yeryüzündeki her insanın omuzlarında ağır bir yük olarak duruyor. Çünkü iklim değişikliğine karşı zaman tam anlamıyla acil önlem gerektiği belirtileri gösteriyor. IPCC (Hükûmetlerarası İklim Değişikliği Paneli) 6. değerlendirme raporu keskin şekilde bir gerçeğin altını çiziyor: Küresel iklimde ısınma tehlike boyutlarında ilerliyor. Atmosfer ve okyanuslar gittikçe ısınıyor, kar ve buzlar eridiğinden miktarları azalıyor, ortalama deniz seviyeleri yükseliyor ve sera gazlarının atmosferdeki yoğunlukları ciddi boyutlarda artış gösteriyor. Raporda ayrıca; bu değişikliklerin çoğu şimdikinden farklı seviyelerde ve bazılarının artışı da devam ediyor. Geri döndürülemez olan noktalardan bir tanesi deniz seviyesinin yükselmiş olması. Ancak bütün bunlara istinaden IPCC uzmanları, iklim değişikliğini sınırlamak için daha fazla zaman kaybedilmemesi gerektiğini belirtiyor. BM Genel Sekreteri António Guterres’in 76.Genel Kurul’da IPCC raporuna atıfta bulunarak “İnsanlık için kırmızı alarm. Alarm zilleri kulakları sağır edecek seviyede ve kanıtlar reddedilemeyecek nitelikte” söylemi ehemmiyetin boyutunu gözler önüne seriyor.
Vahameti gözlerde daha da belirginleştirmek için küresel ısınmadaki her artışın, iklim değişikliğine etkileri;

Son IPCC raporu bize sorunun ölçeğine dair net bir teşhis verdi: ne yapmamız gerektiğini biliyoruz. Büyüyen bir küresel nüfus, gezegenin sınırlı kaynaklarına sürekli artan talep yaratırken emisyonları acilen azaltmalı ve halihazırda mevcut olan karbonla mücadele etmek için harekete geçmeliyiz. Doğa bu konuda en iyi öğretmenimizdir; doğal sermayeyi geri kazandırmak, doğaya dayalı çözümleri hızlandırmak ve bunlardan faydalanmak nihai amacımız olmalıdır. Döngüsel biyoekonomi, bu krizle mücadele ederken çabalarımız için hayati önem arz edecektir.
Bu çaba ise 21.yüzyıl’ın bir hakikatini sergiliyor. Bu hakikat, her ülke ve küresel bir kamuoyu olarak herkesin başarısı ötekinin başarısına bağlı ve ülkeler halklarına bir şey vermek için aynı zamanda dünyanın kalanıyla da etkileşim kurmak zorunda. Ancak birlikte çalışılarak gelecek teminat altına alınabilir, çünkü ortak geleceğimiz söz konusu.
Tıpkı 1995 yılından beri düzenlenen ve sonuncusu da Kasım ayında Birleşik Krallık, Glasgow vilayetinde düzenlenmiş COP26 zirvesi gibi. Bu zirve her ne kadar ortak geleceğimizi kurtarma nişanesi ile yapılıyor olsa da aslında stratejik bir unutmanın da tezahürüdür. Nasıl mı? Bu durumu Cambridge Üniversitesi ekonomisti Prof. Dasgupta, Financial Times bünyesinde yayımlanan bir söyleşisinde “Küresel, varlık sürdürülebilirliği portföyümüzü yönetmeyi başaramadık. Geçtiğimiz on yıllarda büyük bir refah artışı yaşadık ama bu, doğaya büyük zarar verme pahasına gerçekleşti.” diyor. Bugün iklim krizinin nedeni; insanlığın karbondioksit emisyonunun kaynağı fosil yakıt bağımlılığı üzerinde yükselmesidir, çünkü sanayileşme ile başlayan egemen üretim tarzı olan kapitalizm, emperyalizmle kazanım sağladı ve bugün de bedelini ödüyoruz. Somut bir gerçek var ki, burada ekonomi ile ekoloji parelel seyir izliyor.
Önemle düzeltilmelerinin aciliyete vabeste olduğu, nasıl düzeltilebilecekleri ile ilgili birtakım hususları dayanaklarıyla beraber tarafınıza sunmak istiyorum.
Foreign Policy’de ‘Orta Doğu Kelimenin Tam anlamıyla Yaşanamaz Oluyor’ başlıklı makalede; Orta Doğu, küresel ortalamanın iki katı kadar ısınıyor ve 2050 yılına kadar, bilim adamlarının insanlığı kurtarmak için öngördüğü 1,5 derecelik işarete kıyasla 4 santigrat derece daha sıcak olacak. Dünya Bankası, aşırı iklim koşullarının rutin hale geleceğini ve bölgenin her yıl dört ay kavurucu güneşle karşı karşıya kalabileceğini söylüyor. Almanya’nın Max Planck Enstitüsü’ne göre, Orta Doğu’daki birçok şehir yüzyılın sonundan önce kelimenin tam anlamıyla yaşanmaz hale gelebilir. Ve savaşın harap ettiği ve mezhepçiliğin batağına saplanmış bölge, kolektif varlığını tehdit eden zorluklarla yüzleşmeye son derece hazırlıksız olabilir. İran’da insanlar su kıtlığını protesto etmek için yolları kapattı ve lastik yaktı. Suriye’de 2006 ve 2011 yılları arasında yaşanan kuraklık, kırsal ve kentsel alanlar arasındaki sosyoekonomik ayrımı derinleştirdi ve bunun Suriye iç savaşına yol açan nedenlerden biri olduğuna inanılıyor. Son on yılda Yemen, zaten yetersiz olan tatlı su kaynaklarını hızla tüketti. İklim değişikliği konusunda uzman Schaar, “Bölgesel işbirliği açısından en önemli şey, hem nehirler hem de yeraltı suları gibi aşırı hava olayları nedeniyle daha kıt ve daha değişken hale gelecek ortak su kaynaklarının kullanımı ve yönetimi konusunda anlaşmaya varmaktır.” dedi.
The Guardian gazetesinde ‘İsteksiz Orta Doğu, iklim krizine gözlerini açmaya zorlandı’ adlı makalede ise; Körfez Emirliklerinde, İran’da, Irak’ta ekonominin ağırlıklı olarak karbondioksit emisyonunu besleyen petrol ticaretinden gelen gelirlere dayanarak ayakta durduğunu ve bu gelirlerin halkın rızasını ve satın alma olanağı sağladığını ancak Cidde’de ve daha yakın zamanda Mekke’de ani sellere sebep olduğunu, Suudi Arabistan genelinde ise 1980’lerden bu yana ortalama sıcaklıklar %2 ve maksimum sıcaklıklar %2,5 arttırdığını belirtiyor. Bu artışlar karşısında klima kullanımı, elektrik tüketimi artmaya devam ediyor. Bu denli dünya dengesinin bozulumuna bir örnek bu yaz yaşandı ve Katar’da sokakların bazılarında klima kullanımına gittiler. Tahran’da hava kirliliği her yıl 4.000 kişiyi öldürüyor. Birleşik Arap Emirlikleri’nde iklim krizinin daha yüksek sağlık maliyetleriyle yılda 6 milyar sterline mal olduğu tahmin ediliyor. Körfez ülkeleri yenilenebilir kaynaklara geçmek için gereken üç unsurun tümüne sahip: sermaye, güneş ve geniş boş araziler. Körfez’in kendi kendini ilk hareket ettiricisi ilan eden BAE, bölgede Paris Anlaşması’nı onaylayan ilk ülke oldu ve şu anda hükümet gelirleri için petrole en az bağımlı olan ülke. 163 milyar dolarlık (118 milyar sterlin) yatırım ve yeni bir iklim değişikliği ve çevre bakanı olan Mariam Almheiri ile başlayacak “2050 yılına kadar net sıfır girişimi” duyurdu. Abu Dabi ulusal petrol şirketi, şebeke gücünün %100’ünü nükleer ve güneşten sağlayacağını söyledi. Katar bir iklim bakanı atadı; Bahreyn 2050 yılına kadar net sıfırı hedefliyor; Kuveyt’in yeni bir emisyon planı var. BAE tarafından nadiren geçilmekten hoşlanan Suudi Arabistan, elektrik üretiminde yenilenebilir enerji payını 2030 yılına kadar %0,3’ten %50’ye çıkaracağını ve önümüzdeki on yıllarda 10 milyar ağaç dikeceğini zaten söylemişti.
Güzide ülkemizin durumlarına baktığımızda ise maalesef durumlar pek iç açıcı görünmüyor. Ekoloji Birliği 2 Kasım 2021 tarihli paylaşımında NASA‘nın verilerine dayandırdığı haberinde: “Türkiye’nin 2023’te su fakiri olacağı ve bilim insanlarının 2085 yılında dünya çapında büyük bir su sıkıntısı yaşanacağı açıklandı.” Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan, tüketimin bu hızla gitmesi durumunda ülke genelinde büyük bir su sıkıntısı yaşanabileceğini belirterek “Büyük kuraklık artarak sürüyor.” dedi. Ercan, “Tarımla uğraşanlar da kendi açılarından haklı ama şu anda yer altının dengesini bozmuş durumdalar. İstanbul’da bile 60 metreden çıkan su artık 500 metrenin bile altından çıkartılabiliyor. Göller yeterli beslenemiyor. Bu durum yer altı sularının yok olmasına neden oluyor.” Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nden Doç. Dr. Nedim Özdemir “Göllerimiz 20 yılın üzerinde kuruyor. Buna karşı kurumlar ortak karar alarak harekete geçmekte geç kaldılar. Türkiye’nin en sulak şehirlerinden birisi olan Muğla’da bile tehlike çanları çalıyor. Şimdiden Türkiye’nin önemli turizm destinasyanlarından olan Bodrum ilçesine su sağlayan Mumcular Barajı’nda bugün itibari ile su rezervi yüzde 10’nun altına düşmüştür.” dedi. Muğla Su ve Kanalizasyon İdaresi (MUSKİ) Genel Müdür Yardımcısı Ali Tekkaya, Muğla’da son 5 yılda 150 bin kişinin içme suyunu karşılayan kaynakların kullanılmaz durumda olduğunu belirtti.
Türkiye’de göllerimizin çoğu sadece isim olarak artık varlar ve ne yazık ki kurumalar son hızla devam ediyor. Küresel iklim değikliğinin yanı sıra; bir taraf sulama yetersizlikleri çekerken bir tarafın anlamsızca fazla sulama yapması, kuyular açma, hatalı su politikası, yüksek kar hırsı saldırganlığı, ormanları talan edip mermer ve maden ocağı yatırımlarının desteklenmesi, daha az su isteyen bitkilere yönelmeyi tarımsal üretim politikamızın temel parçası yapmama sonucunda uyandığımız tabloda ise sonuç: deniz seviyeleri iniyor, nehirler, göller, şelaleler, sazlıklar, kuş cennetleri, tabiat parklarımız çorak toprak haline geliyor.
İngiltere ev sahipliğindeki Glasgow COP26’da dünya bunlara uyandı. Ancak cumhurbaşkanımızın COP26 iklim zirvesine katılım göstermemesi bu ülkenin biz gençleri başta olmak üzere ortak geleceğimiz için iyi bir gösterge sunmadı.
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, COP26’da C40 Büyük Kentler İklim Liderlik Grubu (C40 Cities) tarafından düzenlenen ‘Race to Zero’ (Sıfır Emisyon) başlıklı panelde; kentleri iklim değişikliği konusunda hem fail olarak belirleyip hem de sonucunda mağdur olduğunu söylemesi önemliydi. İstanbul’u daha güvenlikli yapmak için çalışacaklarını belirttikten sonra daha da önemlisi Kanal İstanbul projesi için BM’nin ‘Sürdürülebilir Kalkınma’ amaçları kapsamındaki 17 prensibine birden karşı olduğunu söyledi. İBB’nin ayrıca iklim.istanbul adlı sitesinde de bilgilendirmelere bakıldığında iklim noktasında değerli katkılar da bulunuyor. Lakin aslolan temenni ise, merkezi hükümetin de katkılar sunarak kolektif bir süreç oluşturulmasıdır. Nasıl olabileceği noktasında yazının ilerleyen bölümlerinde değineceğim.
Sayın cumhurbaşkanı, Glasgow’daki iklim değişikliği zirvesine katılan 100’den fazla dünya lideri, 2030 yılına değin ormansızlaşmayı ve arazi bozulmasını durdurma ve tersine çevirme taahhüdünde bulundu. Dünya ormanlarının %85’inden fazlasını temsil eden ülkelerin imzaladığı bu taahhüdü destekleyen ülkeler arasında Türkiye’de bulunuyor. Ancak resmi gazetede (31675 sayılı) yayınlanan yeni yönetmelik ormanları imara açıyor ve bu durum ortak geleceğimize ket vurmak demek değil midir?

Yönetmelikle betonlaşmanın önü açılmış oldu. Gerçekler bütün yalınlığı ile gözler önünde iken, Ortadoğu, dünyanın geri kalanının iki katı oranında ısınıyor iken gidişatımız felaketlerin içerisine kendimizi bile bile atmak demek değil midir? Kanadalı maden arama şirketinin Kaz Dağları’nda yarattığı tahribat, Salda Gölü’nün hakeza akıbeti…
Toplum yararına aksiyon almasını beklediğimiz kanun koyucular, iklim değişikliği konularında proaktif davranması gereken yerde hazin bir şekilde yanan ateşe odun atmakla meşgul. Yeşil gazete tarafından ‘AKP döneminin ekolojik yıkım projeleri: Türkiye artık bir enkaz’ başlığı ile yayınladığı yazı; mega projeler, madenler, termik santraller, hidroelektrik santraller (HES), jeotermal enerji santraller (JES) ile nasıl geri dönülemez yıkımlara yol açtığını yazmış. Ayrıca ülkemizde tarım arazileri 2002 yılından 2020 yılına değin 3 milyon 484 bin hektar azalarak, 37 milyon 712 bin hektara düştü. Bu alan Belçika’nın yüzölçümüne denk geliyor. Bu durumlar adeta rasyonalitenin işlemediğinin kanıtı mahiyetinde.
2015 yılında imzaladığımız Paris İklim Anlaşması olumlu somut bir adımdı ancak taahhütlerin gerçekleştirilememiş olmasının akabinde bu yıl düzenlenmiş COP26 iklim zirvesine katılım göstermemek ve ortak temiz gelecek inşası konuşmak yerine ortak temiz gelecek fikrine, hayaline vurulan demir yumruk… Gelişmekte olan bizim gibi ülkelerde iktidar sahiplerinin iktidarlarını kaybetmemek uğruna yarattıkları yıkıcı etkiler ve gelişmiş ülkelerin ise daha çok sermaye, kar oranları için yarattıkları yıkıcı etkiler paradoks etkisi yarattı şimdiye değin. Her iki tarafta da asıl zarar dünyaya olmakta. 2015 yılında Paris İklim Anlaşması’nda belirlenmiş 1.5 derece hedefinin gerçekleşme olasılığının hayale dönüşüp dönüşmemesini COP26’ya katılım gösteren ülkelerin taahhütleri ile önümüzdeki dokuz kritik yıl gibi kısa bir dönemde gerçekleştirecekleri arasındaki farklar belirleyici olacak. Malum şimdiden sıcaklık artışı 1.2 dereceye ulaşmış durumda. Bu artışın yıkıcı etkisi dünyanın hemen her bölgesinde kendini gösteriyor. 40 ülkenin açıkladıkları iklim politikalarını analiz eden son çalışmalar, eğer bu vaatler tümüyle gerçekleşebilirse dahi sıcaklık artışı 1.8 veyahut 1.9 derece düzeylerine çıkabilir analizleri hakim.
Türkiye’de emisyonların yükselmesi düşürülmedikçe, Avustralya’da sıcaklıkların yükselmesi de durmayacak. Ahlaki sorumluluk herkesin. İklim taahhüdümüzün söz değil eyleme dönüşümü esastır.
Dünya Bankası’nın geçmiş başekonomisti Prof.Kaushik Basu, ‘Convention, Morals and Strategy: Greta’s Dilemma and The Incarceration Game’ adlı çalışmasında iklim krizi gibi sorunlarda, bireysel çabaların soruna çözümsel etki edemeyeceğini hatta olumsuz sonuçlar oluşturabileceğini ayrıca devletler düzeyinde küresel çapta ve eşgüdümlü önlemlerin alınması gerektiğini belirtiyor.
Climate Action Tracker (CAT) adlı kuruluş, devletlerin verdikleri taahhütleri, gerçekleştirdikleri taahhütleri inceliyor. CAT çalışmasının sonuçlarından biri; ülkeler, bugün karbondioksit ve metan gazı emisyonlarını azaltmak adına izledikleri politikalarla yetinmeleri durumunda küresel ısınmanın 2100’e değin 2.7 dereceye yükseleceğini belirtiyor.
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres açıklamasında, “Bu krize dayanışma ve cesaretle yanıt verirsek, kapsayıcı ve yeşil ekonomiler, refah, daha temiz hava ve daha iyi sağlık herkes için mümkün olacaktır.” dedi.
Doğruluğunu kim inkar edebilir?
Karbondioksit ve diğer sera etkisi yapan gazlarının salınımlarında güçlü ve sürekli azalmanın, hava kalitesini hızla iyileştirebileceği ve 20 ila 30 yıl içinde küresel sıcaklıkların dengelenebileceği ifade ediliyor. Önemli olanın kolektif ve sürdürülebilir iş birliğince koordineli olarak vaziyet almanın elzem olduğu yeterince açık. Bu da küresel anlamda iş birliklerine katılım sağlayarak ve ülkemizde de bu iş birliklerin kurulduğu organizasyonlara ev sahipliği yaparak, akabinde de gerçekleştirilecek projelerle olur.
Tehdidin ölçeği ve kapsamı mevcut fosil yakıtımızı kökten dönüştürmeye dayalı küresel sistem düzeyinde bir çözüm gerektiriyor. Temelli olarak yenilenebilir, sürdürülebilir bir ekonomiye ve önlemleri almaya olanak sağlayacak ortamın oluşturulması gereklidir.
Burada devlet elinin birleştirici mekanizmasının devreye girmesiyle hükümet, yerel yönetimler, iş dünyası, kamu kurum ve kuruluşların kapasitelerinin bir araya getirilmesi gerek. Dar zaman çizelgesini önemli ölçüde hızlandırabilecek yetkinlikleri taşıyan tarzda 7 coğrafi bölge için birimler kurulması, şeffaf raporlar oluşturulması, bu raporların toplumla paylaşılması ve atılan adımlar noktasında bilgilendirmeler de önem arz etmektedir. Dünyada özel sektör, hükümetler ve kar amacı gütmeyen kuruluşların yanında merkezi bir rol oynaması yönünde etkin çabalar yürütülüyor ancak ülkemiz ise özel sektörün hükümetten daha istekli aksiyon alıp, uygulamaya geçtiğini görüyoruz. En büyük örnek ise ülkemizin büyük holdinglerinden olan Koç Holding’tir. Paydaş Kapitalizmi Göstergeleri ile “Şirketlerimizi yönetirken yalnızca daha fazla kar güdüsüyle hareket etmeyelim; müşteriyi, tedarikçiyi, çalışanı, sosyal paydaşları ve doğaya da fayda sağlayalım” şiarını benimsediler. Ayrıca bugüne değin, sadece 60’ın üzerinde şirket Paydaş Kapitalizmi Göstergelerini kabul etti.
Hükümetin birleştirici güç, teşvik edici mekanizma olması ile bütün tarafları bir araya getirip geleceğe rota görevi tutması en büyük beklentidir. Buna en büyük işlevselliği katacak olan cumhurbaşkanıdır. Artık an’dan kopamayız, zamanın gerekliliklerine kulaklarımızı tıkayamayız. Siyasi ve ekonomik alanlarda çöküntü iklim değişikliği çabalarına olumsuz yansıyacaktır. Hatta böylesine çöküntüler aslolan önemli konulara neşter vurur. Türkiye’de ehil kadrolar her zaman vardır, sadece yanlış politikalarda diretme olmasın, alan açılsın. Ortak sorunlarda ortak hareket, birlikte yuvarlak masa toplantılarında eylem planları oluşturmalıyız.
Büyük bir değişim için temiz enerji inovasyonunun gerekliliği ilk kez COP26’da yüksek sesle dillendirildi. Dünyanın 2050 yılına değin karbon emisyonunu sıfıra indirmesi gerekiyor. Bill Gates’in ‘İklim Felaketini Nasıl Önleriz’ başlıklı kitabında da belirtildiği üzere; bunu başarmak, neredeyse tüm fiziksel ekonomiyi karbondan arındırdığımız yeşil bir sanayi devrimi gerektirecek.
Gelişmiş ülkelerin COP26’da, kendilerine nazaran düşük yıkıma sebep olan ülkeler içinde farklı çözüm arayışlarına girmesi sonucu adaptasyonun üzerinde durmalarının olumlu bir gelişme olduğunu düşünüyorum.
“İklim için Tarımsal İnovasyon Misyonu” programı oluşturularak daha fazla kuraklık ve sele dayanabilecek yeni mahsul çeşitlerini yetiştirmek için gelişmemiş, gelişmekte olan ülke ekonomilerine yardımcı olacak yöntemlere odaklanılıyor. Bu çabanın bir parçası olarak, CGIAR (Uluslararası Tarımsal Araştırma Danışma Grubu), gelişmekte olan dünyada küçük toprak sahibi çiftçilere yardımcı olmak için iklim açısından akıllı tarımsal araştırma projelerini desteklemekte. Tarım böylesine önem arz ederken; Tarım Bakanı Bekir Pakdemirli, Türkiye’nin tarım alanında daima kârlı bir ülke olduğunu belirttiği konuşmasında “Bu ‘Saman ithal ettiniz, buğday ithal ettiniz’ diyenlere karşı şunu söylüyorum, Türkiye’de para var ki ithalat yapabiliyor.” dedi. Şanlıurfa’da vatandaşlar CHP Tokat Milletvekili Kadim Durmaz’a un fabrikalarının kendilerine 10 gün sonrası için gün vermesinden yakınıyorlar. Konuşmasına; kıtlık geldi, haberimiz mi yok diyen fırıncı devam ediyor ve un karaborsaya düşmüş durumda bana başının çaresine bak diyor satıcılar. Fırıncının da deyişiyle; “Urfa, GAP’ın başkenti. Toprağın ana yeri ama un yok.”
Biz ise burada küresel iklim değişikliği ve alınması elzem önlemlerden bahsediyoruz. Ali Ekber Yıldırım’ın ‘Üretme Tüket’ adlı kitabı bu konuda önemli çünkü; tarımsal verimlilikte üst sıralarda bulunan zengin topraklara sahip ülkemizin nasıl pasif bırakıldığını, bırakılıyor olduğumuzu daha iyi anlayacaksınız. Tarım yazarımızın da güzelce ifade ettiği üzere, “zengin toprakların fakir insanları olmayı hak etmiyoruz.”
Kamunun yönetim kadroları, halkın en büyük güvencesidir misyonu mevzuatta bırakılmamalıdır.
İklim değişikliğinin birinci derecede vurduğu su kaynaklarıdır ve parelelinde etkilenen çiftçiler, tarım olmakta. Çiftçilerimizi destekleme, topraklarımızın verimliliğini arttırma, gelişmiş tohumlar gibi yenilikler yaratılmalı. İngiltere Çevre Bakanı George Eustice tarım ekseriyetinde ki konuşmasında: “1.5 dereceyi canlı tutmak için, ekosistemleri yönetme ve küresel ölçekte gıda yetiştirme, üretme ve tüketme şeklimizde acil bir dönüşüm de dahil olmak üzere toplumun her kesiminden harekete geçmemiz gerekiyor.”
Üniversitelerimizde bulunan ziraat bölümleri desteklenmeli ve proje üretmeleri için araştırma imkanlarının arttırılması gerekir. Ülkemizde işlenmedik toprak bırakmamak bu ülkeye hükümetin, yerel yönetimlerin borcudur. Tarım kooperatifleri ile de çiftçilerimize, kadınlarımızın ürettiği ürünler için destekler sağlayabiliriz. Gelişmiş yardım sistemleri kurup, ihtiyaçlara nokta cevaplar vererek; hali hazırda kırsal kesimde bulunan insanlarımızın yanı sıra şehirlerden de tarımcılık, hayvancılık için kırsal kesimlere kaymalar görebiliriz. İklim değişikliği doğaya, çevreye, topraklara sahip çıkmayı gerektirir.
Bu an, o an.
Sıfıra gitmenin maliyetini azaltan ve en yoksul insanların iklim değişikliğine uyum sağlamasına yardımcı olan yeniliklerin geliştirilmesine daha fazla çaba harcanması bu yolda önemli bir kilometre taşı görevini ifa ediyor. Türkiye olarak yönümüzü iklim değişikliği çözümlerine dönüp adım adım yolun kilometre taşlarını döşeyebilir, üstelik ilerlemelerimiz sürecinde uluslararası fonlardan da katkılarla adımlarımızı büyütebiliriz. Böylelikle hem ülkemize hem de küresel olarak ortak geleceğimize katkı sağlamış oluruz. İklim değişikliği zirvelerine ev sahipliği yapabilir ve bu konuda inovasyon yaratan ülkelerin oluşturduğu programlara, kuruluşlara artı değer olarak çalışmalarla katkılarda da bulunabiliriz. Çünkü sıfır karbonlu alternatifler icat etmek yeterli değil, tüm dünyadaki insanların bunları kullanması için uygun fiyatlı ve erişilebilir olması da önemli olduğundan doğuş süreçlerine dahil olabiliriz. Bunu eylemlerimiz belirleyecek.
Örnek verecek olursak, Birleşik Devletler’den Breakthrough Energy Ventures adlı şirket 22 ülkenin Misyon İnovasyonu yoluyla Ar-Ge’yi araştırma taahhütlerini gerçekleştirmek için dört kıtada 11 ülkeden 80’den fazla şirkete yatırım yapmış. Sıfır emisyon bir ekonomi, net-sıfır teknolojiler için şeffaf, hesap verebilir, kolektif, sürdürülebilir bir yönetim anlayışı ve teşvik programları uygulanmalı. Ardından, ulusal ve uluslararası anlamda fonlar ile hem yeni istihdamlar, hem temiz bir ortak gelecek inşası, hem de ülkemizin olumlu değişim dönüşümü mümkün olacaktır. İklim değişikliğini durduran, yeşil bir sanayi devrimi inşa etmeliyiz.
Birleşmiş Milletler Çevre Programı Finans Girişimi dev bankalarla anlaşmalar yapıyor. Doğa dostu olmayan hiçbir projeye kredi veremiyorlar. İklim değişikliği dünyayı tehdit ediyor. Bu varsayımsal değil, varsayımsal bir tehdit değil. İnsanların yaşamlarını ve geçim kaynaklarını yok ediyor. Eskiden yüzyılda bir olan fırtınalar şimdi son birkaç ayda, birkaç yılda bir oluyor. Giresun’daki bir kadının sel felaketinden sonra söyledikleri akıllara geliyor: “Eskiden yağmura bereket derdik, şimdi afet diyoruz. Doğayı bu hale getirdik ve cezasını çok ağır çekiyoruz.” Dünyadaki her bölgede benzer hikayeler anlatılabilir. Bu kriz aynı zamanda inanılmaz bir fırsat da sunuyor, dünya tarihinde bir dönüm noktasındayız. Kendimize yatırım yapma ve adil bir temiz enerji geleceği inşa edebiliriz. Bu ahlaki bir sorumluluk ama aynı zamanda ekonomik bir zorunluluktur.
Bizim gibi gelişmekte olan ülkeler için elzem olan öncelik enerjidir, çünkü enerji kullanımı ile gelişmişlik düzeyi arasında doğru orantı var. Bir grafik ile gösterecek olursak eğer,

Enerji kullanımı ile gelişmişliğin bağlantılı olduğunun grafiği… Ancak önemli olan üretilen, kullanılan enerjiyi daha fazla sera gazı salınımı yapmadan sağlamak, fiyat uygunluğuna ve bunun temiz enerji olmasına öncelik vermektir. Bu noktada karşımıza güneş ve rüzgar enerjisi kullanımı çıkıyor. Hükümetin ve yerel yönetimlerin iş birliğinde özel sektöründe finansman desteğiyle kurulabilir. Ayrıca, gerektiğinde sanayi şirketlerimizin alt yapısını devlete sağlamasıyla kurulacak olan rüzgar, güneş santrallerindeki enerjiyi depolayacak bataryalar geliştirilebilsin. Kırsal kesimlerde gördüğüm; güneş alma açısı iyi olan bazı köylerde insanlar imkanları dahilinde evlerinin çatısına güneş paneli kurmuşlardı.
Güneş alan şehirlerimizin bölgelerine güneş panelleri kurarak, evlerine güneş paneli kurmak isteyenlere yerel yönetimlerin teşvik desteklemeleri, güneş almayıp yoğun rüzgar alan noktalara rüzgar türbinleri kurulması, boğazlarımıza ve üç taraf denizlerimize rüzgar türbinleri kurulumu ile şehirlerimizin enerji ihtiyaçlarını ucuz fosil yakıtlardan temiz enerjiye çevirilmesi önem arz ediyor. Ülkemizde rüzgar ve güneş enerjisi kullanılmıyor demiyorum ancak planlama, koordinasyon ile akademisyen, bilim adamı, meteoroloji mühendislerinden her bölge için heyetler oluşturulup yayınlayacakları raporlar doğrultusunda hükümet, yerel yönetimler, özel sektör ile daha etkin, büyük çapta adımlar atılabilir. Evlerimizin elektrik ihtiyacı, duş için sıcak su gibi noktalarda temiz enerjiye ağırlık vermeliyiz.
Birleşik Devletler, Pasifik Okyanusu üzerine kuracağı offshore rüzgar santralı ile Kaliforniya’daki 1,6 milyon konutun enerji ihtiyacını karşılayacağını duyurdu ve üstelik bu projeyi 2030 yılına kadar bitirmeyi planlıyorlar. Bizim de bu tarz büyük eylem planları oluşturmamız gerek. Yenilenebilir temiz enerji kaynaklarını, ekonomik oldukları her yerde etkin bir şekilde faal duruma getirmeliyiz. Birleşik Krallık, şirketleri yatırım yapmaya teşvik eden akıllıca devlet sübvasyonları neticesinde bugün dünyanın en büyük deniz üstü rüzgar kullanıcısı. Çin deniz üstü rüzgara büyük yatırımlarla 2030 yılına değin dünyanın en büyük tüketicisi olmaya gidiyor.
Diğer çözüme etki ise ‘karbon yakalama” teknolojisidir ancak her ne kadar yıllarca bulunuyor olsa da satın alınması ve işletmesi pahalıdır. İşlevi ise emisyonu emmek için fosil yakıtlı santrallere özel cihazlar yerleştirmekle alakalıdır. Bunu belirtmemin sebebi inovasyon ile hali hazırda bulunan bu teknoloji değişim dönüşüm ile kullanışlı, uygun maliyetlere getirilebilir veyahut gelişim evrelerinde bulunabileceğimiz küresel çalışma gruplarında yer alıp katkılarda bulunabiliriz. Mühendislerimiz yeni karbon yakalama sistemleri tasarlayabilir ve öncüsü olmamamız için engel yok. Nobel ödüllü ABD’li iktisatçı Christopher Sims her ne kadar ekonomi üzerine söylemiş olsa da, hayatın her önem arz eden noktasına değinen bir sözü çok yerinde; ekonomik krizleri çözmek çocuk oyuncağıdır ancak bütün problem siyasaldan geliyor.
Sıfır emisyonlu malzemeler üretmenin alternatif yollarını bulmanın ötesinde basit yaklaşımlarla da kullanımı azaltabiliriz. Belediyeler toplu ulaşımı elektrikli araçlara çevirebilir. Hükümet elektrikli araç üretimi için özel sektör araba üreticilerine teşvikler oluşturabilir. Kentsel dönüşüm adı altında dönüşüm projelerinde sokaklar elektrikli araçlar için uygun olarak dizayn edilebilir. Tüketicilerin kendi enerji faturalarından tasarruf etmeleri de mümkün kılınabilir. Geri dönüşümün önemini halka aşılamalı, okullarda eğitimi verilmeli ve bunun için özel ve kamusal alanlarda teşvikler oluşturulmalı. Hükümet, belediyeler, özel sektör geri dönüşümü hayatın her alanına yaymalıdır. Ayrıca çelik, çimento ve plastik geri dönüşümüne özel önlemler almak sera gazı emisyonlarına faydası dokunacaktır. Hükümetin, yerel yönetimlerin, iş dünyasının inşaat yapımlarında bunlara riayet ederek inşaat projelerini oluşturması elzemdir. Bill Gates’in de belirttiği üzere; “İnşaatlarda geri dönüştürülmüş çeliği seçebilir ve yapısal yalıtımlı paneller, beton formlar, çatı veya çatı ısı bariyerleri, yansıtıcı yalıtım ve temel yalıtım kullanarak evi daha verimli kılabilirsiniz.”
Burada iklim değişikliği sorununa karşı kesin çözüm önerilerinde bulunmuyorum. Amacım sıfır karbon emisyonunun çözüm süreçlerine artı değer sağlamaktır. Nihai amacım, ucuz ve kolay bulunurluğu sebebiyle fosil yakıtların kullanımından elde edilen enerjiyle yükselen ekonomimizin; temiz, yenilenebilir, sürdürülebilir enerji kaynaklarına yönlendirilmesidir.
İnovasyon kelimesini birçok kez kullandım ancak bunun altının doldurulması şarttır. Yeni teknolojileri pazara sürecek altyapıyı inşa etmemiz gerek. Konuştuğumuz kaf dağının ardındakilere ulaşmaya çalışmak demek değildir. Formül olarak basit; hedef, plan, yatırım. İklim değişikliği konusunda inovasyonlar ve hayat bulacak teknolojiler icat edildikleri ülkelere hem büyük finansman kaynağı olacak, hem de ekonomiler açısından uluslararası piyasalarda olumlu dönüşlere katkı sağlayacaktır. Uzmanlar, kurumları güçlendiren ve işletmeleri özgürce düşünmeye teşvik eden, katkı sunan siyasi ve ekonomik reformların, Orta Doğu’da karbon emisyonlarını azaltmak ve temiz enerjiye geçişi sağlamak noktasında gerekli olduğunu söylüyor. Sera gazı emisyonları son otuz yıl sürecinde, bölgede üç kattan fazla artış gösterdi ve uzmanlar arasında, bir yanda sıcaklıklardaki net artışın ve diğer yanda temel hizmetlerin eksikliğinin bölgeyi daha umutsuz ve içinden çıkılamaz bir yer haline sürüklediği konusunda endişelere yol açtı.
Modası geçmiş politikaları, siyaset oyunları ile zaman nakdini boşa harcayacağımıza; sıfır emisyon için daha fazla inovasyon için politika tabanlı teşvikler, vergi kanununda iyileştirmeler veya kamu hizmeti düzenlemeleri etkin kılınarak, süreç ileriye taşınabilir. Politikacılar görevleri itibari ile aynı anda bu denli sorunun üstesinden gelebilmeleri mümkün değil. Bazen ne yapacaklarına, neye öncelik vermeleri gerektiğine seçmenlerini dinleyerek karar verirler.
Burada politika yapıcılarımıza şunu söylemek isterim; hükümetin rolü genel olarak Ar-Ge’ye yatırım yapmaktır ki, özel sektör çok az bir kar garantisi olarak gördüğü Ar-Ge desteklerini arttırsın. Devlet üniversitelerinin Ar-Ge merkezlerinin çalışmaları desteklenmeli, ihtiyaçlarına anında cevap verilmelidir. Yerel yönetimler il ve ilçelerde bulunan Ar-Ge kuruluşlarına katkılar sağlayabilir, ihtiyaçlarına anında cevap verilmelidir. Şirketler öngörülebilirlik ister, kar odaklı çalışır ve hükümetin atacağı emin adımlar kendilerinde de uyarıcı etki yaratacaktır. Şirketlerin ve yöneticilerin, iklim değişikliği konusunda somut adımlarının, projelerinin ödüllendirilmesi de teşvik yaratma açısından önemlidir. Uyum projeleri, gelişmiş yardım sistemleri gibi konular finans kaynakları gerektirir ve hükümetin, yerel yönetimlerin, özel sektörün ötesinde küresel sermaye de ister. Bunun için ise inovatif, somut adımlar, politika yapım tarzı, kolektif çalışmalar gerekir ki küresel şirketler için geleceğe yatırım potansiyeli misyonu olarak rağbet görsünler. Karbondan arındırmayı zorlaştıran, bazen hükümet politikalarının kendisidir ancak aslolan artık hükümet yönetimlerinde de yenilikçi tarzda değişimlerin yaşanmasıdır.
Sonuç olarak, şimdiye değin tarihsel süreçlerden kırılma noktalarına, ayrım noktalarına geldik ancak bu durum insanlık için bir dönüm noktası olma özelliği addediyor. Kaynaklarımızı zorluklara ve kolektif geleceğimize döndürmeliyiz. Bugün dünyasında endişelerimiz bilimsel ve siyasi irademizi kullanarak harekete geçmeyi gerektiriyor. Sınırları tanımayan küresel iklim krizi ile karşı karşıyayız ve bu felaketten kaçınacaksak, bütün yaptıklarımızda en iyi yolları bulmamız gerekiyor. Bizi uçurumun kenarına iten fosil yakıt bağımlılığını azaltma yoluna gitmeliyiz, aksi takdirde yeryüzünde yaşayan hemen herkes daha sıcak bir iklime uyum sağlamak zorunda kalacak. Daha yüksek sıcaklıkların etkisi; daha sık yaşanan kuraklık, sel, tarım arazilerinin çoraklaşması, mahsul yiyen haşerelerin yayılması çiftçileri aşırı zorlayacak. Bu değişiklikler zengin ülkelerdeki çiftçiler için sorun yaratacak, ancak düşük gelirli ülkelerdekiler için potansiyel olarak ölümcül olacak. Bir araya gelerek bizi birleştiren insanlığın bizim anlaşmazlıklarımız veyahut fikir ayrılıklarımızdan daha güçlü olduğunun bilinciyle tek başımıza yapabileceğimizden fazlasını birlikte yapmalıyız ki bunu başarabilelim. COP26’da da zikredildiği gibi doğaya saygı şart ve karbon ile kendimizi öldürmeye, doğaya tuvaletmiş gibi davranmaya artık son verelim.
Saygılarımızla.
